Çetin Ceviz Bir Aday

Çetin Ceviz Bir Aday
Dün Facebook’da Menemen’de çetin ceviz bir aday diye bir haber vardı. Haberde Seyrek beldesinin efsane belediye başkanı Nurgül Uçar’ın Menemen belediye başkanlığı için adaylık başvurusunda bulunarak aday adayı oldu deniliyordu. Nurgül Uçar’ı yıllar önce Menemen Avukatlar Bürosunda gördüğümde tanışmıştım. Daha doğrusu o bana kendisini tanıtmıştı. Ben Seyrekköy’den Mümin Uçarın kızıyım. Gazetecilik Yüksek Okulundan bu yıl mezun oldum. Sizi gazetelerdeki yazılarınızdan tanıyorum demişti. Uzun bir aradan sonra onu yeni kurulan Seyrek beldesinin belediye başkanı olarak görmüştüm. İlk işi beldeye bir sağlık ocağı ve kanalizasyon sistemi kazandırmak olmuştu. O yıllar uzun zamandan beri süren kuraklık yüzünden çok büyük bir sulama sorunu yaşanıyordu. Benim su sorunum yoktu ama o yıl Seyrek sulama kanalının kenarındaki tarlama mısır ekmiştim. Bilindiği gibi mısır su kurbağası gibidir. On iki dönümlük tarlamdaki iki artezyende iki mazotlu motorum aralıksız yirmi dört saat çalışıyor ve kumsal alan tarlamı suya doyurmaya çalışıyordum. Yoğun olan televizyon tamir işlerimi gecenin ikisine doğru tamamladığımda aklıma tarlamda çalışmakta olan su motorları geldi. Mazot ikmali için sabahı bekleyemezdim. Motor sıkletime binip tarlama gittiğimde sulama kanalının taksimat yerinde üç dört kişilik bir kalabalık gördüm. Yanlarına gittiğimde karanlığa rağmen doğru görmüştüm. Bu dört kişiden biri Seyrek beldesinin başkanı Nurgül Uçar’dı. O gün sulama hakkı Seyreklilerin olduğu için kanaldan başkalarının su almasını önlemek için kapakları kontrole çıkmış. Hem de gecenin ikisinde. Sıralarına razı olmayanların açtıkları kapakları kapattıktan sonra tam ayrılacakları sırada adamlarından birine sordum. Bu ne iştir diye? Adamı üç günde bir olan sıramızda köyümüze ait olması gereken suyu başkaları kullanmasınlar diye tüm gün bu kontrollerini sürdürür demişti. Oysa o saatlerde belediye başkanları kim bilir kaçıncı uykusundaydılar.
Nurgül Uçar beldesini kalkındırmak için beldeye ait olan beş bin dönümlük tepeciklerden oluşan dağlık alanı parselleyerek bir kısmını EGEKOP’ a sattı. Bir kısmını da Gediz üniversitesinin kurulmasına ayırdı. Diğer satışlardan elde ettiği paralarla beldesine ilkokullar ve liseler kazandırdı. EGEKOP’ UN inşa ettiği geniş bahçeli villalar sayesinde Seyrek beldesi çok güzel bir gelişme gösterdi. Beldeler mahalle statüsüne kazandırılınca başarılı belediye başkanı Nurgül Uçar’ın başkanlık görevi de sona erdi. Nurgül Uçar evlendiği halde evinin kadını olarak evde oturmaktansa çeşitli sosyal kurumlarda görev alarak halk yararına çalışmalarını sürdürmeye devam ediyor. Şimdi de Menemen’i yönetmeye aday oldu. Menemenliler ve partisi CHP adaylığını onaylarsa başkanlığa aday olacak. Büyük bir olasılıkla kazanacak ve Menemenlilere en güzel hizmetleri sunacak. Henüz üniversitesi olmayan Menemen’e mutlaka bir veya daha fazla üniversite kazandıracaktır. Menemen’de tek cadde üzerinde yoğunlaşmış olan trafik yüzünden çok ağır bir trafik sorunu yaşanmaktadır. Yıllar önce belediye başkanlığına aday olduğumda açıklamış olduğum programımda İzmir caddesine cadde olması için gerekli olan nitelikleri kazandıracağım demiştim. O günden bu yana hiçbir çalışma yapılmamış olan, adı cadde olan bu caddenin sokak kimliğinden kurtarılıp mutlaka cadde kimliği kazandırılmalıdır. Ancak o zaman tek caddedeki yoğunluk azalır. Caddenin düzenlenmesiyle şehrin halen çok geri kalmış olan o bölgesinde de hareketlilik başlar ve o bölgenin gelişmesi sağlanır.
Yaşamakta olduğum Silivri’de de kentin ortasından geçen caddede de zaman, zaman çok büyük trafik yoğunluğu sıkışıklıklara neden oluyor. Genişletilmiş olan kaldırımlar yüzünden iyice daralmış olan caddede bir de araçlara park yeri ayrılınca trafiğin çok sık tıkanmasına neden oluyor. Kanımca bu sıkışıklığı gidermenin yolu var. Falezlerin altındaki yol uzatılarak E-5 yoluna bağlanacak olursa, trafiğin yoğun olduğu saatlerde trafik bu yola yönlendirilerek sıkışıklık giderile bilir. Kapatılmış olan küçük Mimarsinan köprüsüne gelince, bu köprünün onarılması için çalışmalara başlanılmasına belli ki daha çok zaman var. Kapatılmış olan o köprü yüzünden sürücüler çok sıkıntı yaşamaktadırlar. Silahlı kuvvetlerin seferi durumlarda kullanılması için atıl durumda bulunmakta olan de monte köprüleri vardır. Bu konuda silahlı kuvvetlerden yardım istenilse silahlı kuvvetler orada geçici olarak kullanılmak üzere çok kısa bir sürede bir köprü kurabilirler. Böylece orada yaşanmakta olan olumsuzluklar kısa zamanda çözüme ulaşabilir. Bu konuda hiçbir kusuru olmayan Silivri belediyesi de sürücülerin bela okumalarından kurtulmuş olurlar.
Türkçemizde ölme eşeğim ölme bahar gelecek, gengel bitecek beraber yiyeceğiz diye. Bu söz Nasrettin Hocaya maledilir. Köprü olayı da onun gibi bir şey. Anıtlar Yüksek Kurumu harekete geçecek. Köprünün tüm taşları numaralanacak. Sonra da köprü yıkılıp numaralanmış taşlar yerlerine oturtulup köprü aslına uygun olarak yeniden inşa edilecek. Bu arada bir de bir anımsatmakta bulunmak istiyorum. Mimarsinan’ın tüm yapılarında titreşime çok büyük önem verilmiştir. Bu titreşim emilişi diğer gözlerde olduğu gibi bazı gözler doldurulduğunda çok azalır. Yeterli titreşim emilişi olmayınca da kubbedeki taşlar yerinden oynar ve köprüde yıkılma belirtileri ve tehlikesi başlar.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Kandil’den Gözdağı

Kandil’den Gözdağı
o Kandil Türkiye’yi tehdit ediyor ama iktidar suskun. Oysa Koca Rusya henüz fakirlikten kurtulamamış, ordusu modern silahlardan yoksun olan Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı istediğinde askeri deha İsmet İnönü Rusya’ya iki kelimelik bir yanıt vermişti GEL DE AL. Ardından ordular Doğu Anadolu’ya sevk edilmişti. Rusya geri adım atarak isteğinden vazgeçmişti. İşte devlet adamlığı budur.
o Kandil gücünü nereden alıyor ki dünyanın en güçlü ordularından biri olan orduya sahip Türkiye’yi bu denli küstahlıkla tehdit edebiliyor. Kandil’in restine hükümetin de rest ile karşılık vermesi gerekir ama henüz hükümetimizden nedense hiç ses çıkmıyor. Neymiş? Kandil istekleri olmazsa elli bin militanıyla saldırıya geçeceklermiş. Ateş olsalar cürümleri kadar yer yakarlar. İyi eğitilmiş altı yüz bin kişilik odumuzun karşısında on gün bile dayanamazlar. Aslında elli bin kişilik bir saldırı aynı gün etkisiz hale getirilebilir ama bölgenin çok dağlık oluşu yüzünden temizlik on gün kadar sürebilir. Aslında PKK yı bitme noktasına getiren iki emekli subayımızın, Tümgeneral Osman Pamukoğlu ile Albay Erdal Sarızeybek’in bu konuda görüşlerinin alınmasında çok yarar vardır ama, ya onlar suskunluklarını bozmuyorlar. Ya da konuşuyorsalar da basın konuştuklarını duymazdan geliyor.
Değerli okuyucularım, size sorulmaması gereken bir soru, kaldırımlar niçin yapılıyor? Yayalar can güvenliğiyle ve rahat bir şekilde yürümeleri için değil mi? Silivri belediyesinin maşallahı var kaldırım bozup kaldırım yenileme konusunda. Kaldırımlar yenilensin ve genişletilsin ama kaldırımlar yayaların olsun. Oysa kaldırımlar bu yaz aylarında dükkan sahipleri tarafından sahiplenilmiş. Havuzlu meydandaki cadde üzerindeki lokantalar kaldırımı tek sıralı masalarla işgal etmeyle yetinmemiş, çift sıra masa koymuşlar. O kaldırımı kullananlar masalarda oturup yemek yiyenlerin arasından neredeyse sürtüne, sürtüne geçmek zorunda kalıyorlar. Tam o kısımda yaya kaldırımından aşağı inip yola devam etmek olanaksız. Zira caddeye inenler her an hız delisi bir sürücünün kullandığı aracın altında kalabilirler. Ben ve siz o yaya kaldırımda yemek yemekte olanlara sürtüne, sürtüne yürümek zorunda mıyız?
Ben adını Lanetli Sokak olarak değiştirilmesini istediğim Burak sokakta ikamet etmekteyim. Bu sokağı nedense çöpçüler hiç sevmiyorlar. Kanımca belediye de sevmiyor. Villamı satın aldığımda bu sokağın doğalgaz dağıtım projesinde adı sanı yoktu. Neyse ki Vural Kaynarca sayesinde sokağımıza doğalgaz boruları döşendi de evimizde doğalgaz kullanma şansını yakalamış olduk. Bu sokağın ve bağlı olduğu denize doğru giden sokağın kaldırımlarını ot bürümüş. Otların arası her türlü pisliğin ve zararlı haşeratın barınma ve üretim yeri. Sokağa çöpçü girse dahi o otların arasında birikmiş olan pislikleri çıkarmak olası değil. Sokağın temizlenmesi için önce o otların temizlenmeleri gerekir. Yani kaldırımlar otlardan arındırılmalıdır. Bu sokağın laneti bu kadarcık mı? Sokağımızda zaman, zaman şehir şebeke suyunda patlamalar oluyor. Bu sokağın gönüllü muhtarı olduğum için de patlak ihbarlarını benim yapmam gerekiyor. İSKİ ye ulaşmak ise apayrı bir sorun. Şansım yaver gidip numarayı düşürebilirsem muhatabım santral memuru oluyor. Şikâyetim ile ilgili bölüme bağlanıldığımda ise kapı duvar. Uzun süre bekletilmenin bedeli de telefonuma yazılıyor. Sokak kapımın girişinde patlayan su yüzünden sökülen taşlar yığılı olarak dururken ayaklarıma takılmasınlar diye tümünü kaldırımın üzerine kaldırdım. Evimin karşısında bir başka patlak için yapılan kazıdan çıkan taşlar kaldırımın kenarında atılı duruyor. Ben ve başkaları konuyu İSKİ ye defalarca duyurmama ve duyurmalarına rağmen taşlar yığılı oldukları yerlerde duruyor. Bu konuda tek bir umarım kaldı. Taşların fotoğraflarını çekip gazete haberi yapacağım. Haberin yayınlandığı gazeteyi de İSKİ Genel Müdürlüğüne postalayacağım. Bunu çok daha önce yapmam gerekiyordu ama İSKİ de çalışanlarla aynı şehirde yaşıyoruz. Hepimiz birbirimize hemşeri sayılırız. Ama bıçak kemiğe dayandığında şikâyetten başka umar kalmıyor.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Ömür Dediğimiz Nedir ki

Ömür Dediğimiz Nedir ki
Torunum Can Nevres ile konuşuyoruz. Sınıf birincisi olarak almış olduğu ödülleri konuşurken, demek ki ben Silivri’de üç yıl daha birincilik ödülü alacağım dediğinde, inşallah ömrüm o günleri görmeye yeter dedim. Tabi ki göreceksin dedi. Ben daha on beş yaşında olmama rağmen çok çabuk yoruluyorum. Oysa sen neredeyse tam gün ayaktasın ve hiç boş oturmuyorsun. Bu durumda sen yüz yirmi yıl yaşarsın. Yaşı ilerlemiş bir insanın umulmadık bir zamanda ve umulmadık bir şekilde hastalana bileceğini ve o hastalığın onu sonsuza alıp götürebileceğini söyledim. Yok be dede dedi. Senin çok uzun yaşayacağın benim içime doğuyor. Ona nasıl anlatabilirdim, insan yaşamının pamuk ipliğine bağlı olduğunu? Hele günümüzde trafik magandalarının kol gezdiği bir süreçte. Çarşıda alış veriş yaptıktan sonra Kumluktaki evimize dönüyorduk. Arabamda eşim ve baldızım da vardı. Mimarsinan Köprüsünün yan yoluna saparken birden yanı başımda bir karaltı belirdi. Direksiyonu sert bir şekilde sola kırdım. Trafik magandasının arabası yanımızdan arabama sürtünürcesine geçti. Uzun süre kornaya bastım. Trafikte bunun anlamının küfür olduğunu herkes bilir. Tali yoldan ana yola girecek olanın her zaman çok dikkatli olması gerekir. Eğer bir sürücü tali yoldan ana yola en az seksen kilometre hızla giriyorsa, hem de şehir içinde o sürücünün kafasında mutlaka tahtaları eksiktir. O hızla arabama yandan çarpmış olsaydı, ne eşim ve ne baldızım sağ kalmazdı. Benim de işe yarar bir halim kalmazdı. Belki de ölü sayısı üç olurdu. Şimdi bu trafik magandasına sormak gerekir. Paşaya kelle mi yoksa tabakhaneye dışkı mı yetiştiriyordun. Tali yoldan ana yola o kadar büyük bir hızla niye girdin. Her insan intihar etmeyi düşüne bilir. Ama gerçek anlamda insan olan biri ölmeyi göze aldığında başkalarına zarar vermeyi düşünmez. Bu magandalara hiçbir şey soramayız. Hele, hele, benim gibi yaşı yetmiş sekize ulaşmış biri hiç soramaz. Sormaya kalkacak olsam hemen kol kuvvetini kullanmaya kalkışır. Peki, trafikte arabalarını efendice kullanan genci ihtiyarı bu magandalarla nasıl başa çıkacak. Zira bu tür magandalar yalnızca kol güçlerine güvenmezler. Bellerinde taşıdıkları silaha daha çok güvenirler. Bu trafik magandaları yüzünden kaç insanımızı kaybettiğimizin hesabını tutan var mı? Bu ülkede bazı insanlar yasalara ve kurallara uymamayı marifet sayıyorsa, onları yola getirmenin elbet de bir yolu vardır. Oda yaşam alanlarına ve önemli noktalara oldukça sık kameralar yerleştirmektedir. Yıllardır Amerika Birleşik Devletlerinde üniversite öğretim üyesi olarak çalışmakta olan Kızım Doktor Hediye Nevres Silivri’ye geldiğinde şehir içinde ve dışında geziye çıkmıştık. Şehir içindeki tümsekleri gördüğünde bu tümsekler arabaların hızını kesmek için mi yapılmış diye sordu? Evet dediğimde iyi de kimsenin hız kestiği yok ki. Amerika’da hele hız sınırını bir aş bakalım başına ne gelecek? Trafikteki tüm sürücüler kameralarla adım, adım takip edilmektedir dedi. Oysa bizde bırakınız şehir dışını Silivri’nin içinde bile kamera yok. Olanların da çalıştığı yok. Oysa E 5 üzerine kameralar konulacak olsa kameralar için yapılan masraf umarım bir günde çıkar. Kalan günler de kar hanesine yazılmış olur. Aldığım duyuma göre sivil trafik polisleri sivil bir araçla hız kontrolü yapıyorlarmış. Bu kontroller yüzünden çok sayıda insanımız yüklü bedeller ödemişler. Oysa hız kontrolleri para cezası yazmak için yapılmamalıdır. Caydırıcı olması için yapılmalıdır. Eski mezarlığın yakınındaki kavşakta elektronik denetim sistemi vardır. O nedenle tüm sürücüler o kavşakta çok dikkatli araba kullanmaktadırlar. Yolların tümü kameralarla kontrol altına alınacak olsa haberlerde izlediğimiz ve tüylerimizi diken, diken yapan ölümlü haberleri bu denli sıklıkla dinlemek eziyetinden kurtulmuş oluruz.
Sevgili torunum Can Nevres bana yüz yirmi yıl ömür biçiyor ama bu ömrü biçerken trafik magandalarını hiç dikkate almıyor. Bir buçuk yıl önce belediyenin karşısında bir maganda azami kırk dört kilometre hızla gidilebilecek caddede arabama arka yandan çarpmıştı. Arabam havalanmış, görgü tanıklarına göre ağaca çarpıp dönmüş ve koca caddeyi havadan aşarak belediyenin duvarı kenarındaki yüksek kaldırıma çarparak durmuştu. Ben hiçbir şey görmemiştim. Nedeni ise aldığım darbe yüzünden oturduğum koltuk kırılmış ve ben arabanın içinde tabutta yatar gibi yatıyordum. Benim için sevindirici olan arabamın kaldırımda duran iki kadına çarpmamış olmasıdır. Bir minibüs sürücüsü yanıma geldiğinde arabanın içindekine ne oldu diye sorduğunda benim dedim. Ellerini gökyüzüne doğru kaldırarak Allahıma bin şükür sana bir şey olmadı demişti. Zira biz bu arabadan sağ çıkılmaz demiştik. Acı ama gerçek. Ben bu kazada yüzde yetmiş beş kusurlu bulunmuştum. Kaza raporunda bana çarpan arabanın aşırı hızından söz edilmediği gibi bir de olay yerindeki yolun çamurlu olduğunu yazmışlardı. Belediyenin önündeki caddenin çamurlu olması olası mı? Bu ölümcül kazadan yara almadan kurtulduğum için olayın üzerine gitmedim ama o rapor halen içimde büyük bir yara. Aşırı hızla ölümlü kazaya neden olanlar cinayet ile yargılanmalılar ki sürücüler en azından şehir içinde aşırı hız yapmamak gerektiğini öğrensinler. Aksi halde yaşamamız pamuk ipliğine bağlı olarak sürer gider.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail. com

Ekmek İsrafı

Ekmek İsrafı
Tutturmuşlar bir ekmek israfı diye ortalığı toz duman ediyorlar. Neymiş? Ekmeğin yüzde onu çöpe gidiyormuş. Bunu söyleyenlere sormak gerekir. Sokaklarda yaşayan, sokağa atılmış kedi ve köpeklerin yaşamaya hakları yok mu? Peki, bu sokak hayvanlarının yaşamlarını nasıl sürdürdüklerini biliyorlar mı? Sahipsiz, sokağa atılmış evcil hayvanlar, bazı insanlarımız gibi yaşamlarını sürdürmek için gerekenleri çöpe atılanlardan sağlıyorlar. Sokak hayvanlarının tüketemediklerini ise yaban hayatının canlıları kalan atıklarla yaşamlarını sürdürüyorlar. Günlerce süren sert rüzgârlarda balıklar çok derine indikleri için balık avlayamayan martılar o günlerde beyaz bir bulut gibi çöplüklerin üzerini kaplarlar. Bulabildiklerini yiyip yaşama tutunmaya çalışırlar. Tüm bu yaşam ortaklarımız yaşamlarını çöpe atılan ekmeklerden yararlanarak sürdürmektedirler. Elbet de kimse emeğinin hakkıyla satın aldıklarını, ama zamanında tüketemedikleri için çöpe atılmasını istemez. Atmak zorunda kalıyorlarsa bunun da bir hikmeti var demekten başka elden bir şey gelmez.
Bu ülkede çöpe giden ekmek devede kulak gibidir desem yanlış olur. Zira o kadar çok değerler heder ediliyor ki inanılır değil. Bunu düşünen her insanın kafası karışır. Ülkemizde en büyük israf enerjidedir. Özellikle sahillerde evlerde ışıl, ışıl yanmakta olan elektriklere bakın. Benzin istasyonları, fabrika girişleri hep bu israf kervanının katılımcılarıdır. Bu işin israf yönüdür. Bir de enerjinin üretimindeki israfa bakalım. Küçük bir örnek ile başlayacağım. 1972 yılında Antalya’nın Kaş ilçesinde, ilçenin tek sahil çay bahçesinde bahçenin sahibi Ali beyle sohbet ediyordum. Konu Kaş’taki yetersiz elektrik üretimiydi. Konuyu Ulus gazetesinde dile getirmiştim. Haberimde geceleri karanlığa teslim olan Kaş’ın karşısındaki Meis adasında sokak lambaları sabaha kadar yandığından ada gece boyu hep aydınlık oluyor. Bu bizim için acı ve utandırıcı bir durum demiştim. Tam o sırada Bond çantalı iki kişi gelip yanımızdaki masaya oturdu. O yıllarda Kaş’a çok gelen olmazdı. Gelenlere yakınlık gösterdik. Meğer adamlar Kaş’ın elektrik sorununu çözmek için görevlendirilmiş teknik elemanlarmış. Kaş’ın durumunu incelediklerini ve bu sorunu çözecek kaynağı bulduklarını söylediler. Kaş’ın şehir suyu iki bin metre yükseklikten geliyor. O suyun çevireceği türbin ile otuz beş KW (kilovat) elektrik üretilebileceğini, bunun da Kaş’ın sokaklarını aydınlatmaya yeterli olacağını söylediler. Söylediler ama Kaş bir süre sonra ulusal elektrik dağıtımına dahil olunca proje unutuldu gitti. Şimdi basit bir hesap yapalım. Eğer bu üretim o yıl gerçekleştirilmiş olsaydı günde ortalama bin kilovat elektrik üretecekti. Ayda 30 000, yılda 365.000KW saat, o günden bu yana geçen kırk bir yılda ise yine ortalama olarak 14.000.000 KW (on dört milyon KW) elektrik üretmiş olacaktı. Üstelik tek kuruşluk üretim masrafı olmadan.
Eşen çayını bilenler vardır. Akdağ’ın zirvesinden doğar ve Likyalıların baş devleti Ksantos’un yanı başından geçerken o verimli ovaya da hayat verir. Bu Eşen çayının çok önemli bir özelliği vardır. Suyu yaz ve kış düzenli akan dünyadaki ender akarsularından biridir. Buna rağmen öylece akar gider. Bu düzenli akışından yararlanılmak hiçbir zaman düşünülmemiştir. Halk arasında bir tekerleme vardır. Bir alman bir akarsuyun kenarında durmuş ve köylülere sormuş. Bu su hep böyle akar? Evet, akar demişler. Siz de buna öküz gibi bakar demiş. Bir Alman’ın böyle bir söylemeyeceği kesin ama buna rağmen halk arasında bir tekerleme olmayı sürdürüyor.
Bilek kalınlığındaki bir sudan elektrik üretimi kaybımız kırk bir yılda sekiz milyon kilovat saat ise ülke genelindeki on binlerce akarsularımızdaki elektrik üretim kaybımızı bırakalım da konunun uzmanları hesaplasınlar. Datça’ya ailece ilk gittiğimizde bir arkadaşım sandalıyla bizi Kargı koyuna götürmüştü. Küçük oğlumla bir gün önce az deniz tartışması yapmıştık. Ona çeşmeleri açık bırakacağım. Sana yüzebileceğin az deniz (sığ) hiç kalmayacak demiştim. Bana çok kızmıştı. Çok yemek yiyeceğim. Kapı kadar kocaman olduğumda seni kaldırıp dolu denize atacağım. Boğul öl demişti. Henüz üç yaşındaydı. Kargı koyuna vardığımızda gürül, gürül akmakta olan suyu gördüğünde heyecanla bağırmıştı. Deniz buradan doluyor işte demişti. Bu suyun kaynağı yaklaşık iki yüz metre içerideydi. Rumlar suyun kaynadığı yere bir havuz yapıp suya debi kazandırmışlardı. Bu suyun debisinden yararlanarak tam beş adet değirmen taşı çalıştırmışlardı. Her taşa yirmi kilovat elektrik gerektiğini hesap edecek olursak bu suda en az saatte yüz kilovat elektrik üretile bilirdi. Böyle bir su Datça’nın içinde de var. O su da bir değirmen çalıştırıyordu. O iki su Rumlar gittiğinden beri hiçbir işe yaramadan denize akıp gidiyor. Değirmenler harap olmuş durumda. Ülkemizde bu sular gibi on binlerce su kaynakları var. Tüm bu sulardan baraj yapımına gerek kalmadan düşük debili elektrik üreteçleriyle Türkiye elektriğe gark olur. Üstelik olabildiğince az masraflı olarak.
Elektrik üretiminde yararlanabileceğimiz yalnızca akarsularımız mı? Dünyanın en çok rüzgâr alan ülkelerin başındayız. Hepimizin gözlemlediği gibi yerden mantar biter gibi rüzgâr tribünleri dev kanatlarıyla göğe yükseliyorlar. Rüzgârın gücü ülkemizde yıllardan beri bilindiği halde yeni keşfedilmiş gibi. Oysa Durmuş Yaşar’ın Urla’daki tatil köyünde elli yıldan beri tesisin elektrik gereksiniminin üçte biri rüzgâr enerjisinden sağlanılıyor. İş adamları Çeşme’de onlarca rüzgâr tribünleri kurdurmuştu. Ürettikleri elektrik ulusal elektrik ağına bağlanmasına izin verilmediği için onca masrafa rağmen atıl olarak kalmıştı. Bunun üzerine İzmirli iş adamları başımızın üzerinden her gün yüz bin dolarlık enerji uçup gidiyor ama biz ondan yararlanamıyoruz demişlerdi.
Eğer gerçek anlamda israf aranıyorsa israf edilen ekmeklerimiz değil. Zira öpe atlan ekmekler sonuçta bir işe yarıyor. Boşa giden boşu boşuna akan sularımız ve uçup giden rüzgârlarımızdır. Yetkililer önce bunca israfı önlesinler. Sokak hayvanlarının ve yaban hayatının geçim kaynağı olan ekmek israfına gözlerini dikmesinler.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Palasını, Sopasını Alan Çıksın Sokağa

Palasını, Sopasını Alan Çıksın Sokağa
Değerli okuyucularım, kimsenin aklına böyle şey olur mu diye bir soru gelmesin. Eğer birileri elinde satırla etrafa dehşet saçıyorsa, utanmadan, sıkılmadan bir kızın kıçına tekme vuruyorsa ve bu kişi buna rağmen tutuklanıp ceza evine konulmuyorsa o ülkede eli satırlı ve sopalı kişilerle sıkça rastlamak kaçınılmaz olur. Televizyonda eli satırlı kişiyi gördükçe kanım donuyor. Ne yazık ki insanlarımız sürü psikolojisinden halen kurtulamamışlar. Eğer kurtulmuş olsalardı o eli satırlılar ve sopalılar o hareketleri yapamazlardı. Bu olayın daha bir başka yüzü de var. Farz edelim ki satırlı saldırıya uğrayan ve kıçına tekme yiyen kız bir kalp hastası olsaydı ve oracıkta yığılıp ölseydi, bunun hesabını nasıl vereceklerdi.
Henüz otuzlu yaşlara girmemiştim. Bergama’da bir sünnet düğününe davet edilmiştim. Sünnet olacak olan çocuk Bergama PTT sinde santral memuru olan bir bayanın kardeşiydi. Düğünde evin bahçesine yerleştirilmiş masalarda içkiler içiliyordu. İçki kullanmadığım için PTT de çalışan Kadir Beyle arka tarafta oturuyorduk. Düğün sahibi emekli polis olduğundan davetlilerde polisler ağırlıktaydı. Polislerden biri bana aşina gelmişti. Bu polis bir ara masadan kalkıp yanımızdan geçip gitti. Dönüşünde yanılmıyorsam sizi ben tanıyorum. Siz İstanbul’da, Erenköy’de Sümer Kooperatif evlerinde çalışmıştınız değil mi diye sordum? Nereden biliyorsun diye sorduğunda ben de aynı yerde elektrik tesisatlarının yapımında usta başıydım dediğimde vayyyy Özcan kardeşim az daha seni tanıyamayacaktım. Gel seni komiserimle tanıştırayım dedi. Ne bilirdim başıma neler geleceğini? Beni komiseriyle tanıştırdıktan sonra yer gösterip otur, hep beraber içelim dedi. İçki kullanmadığımı söylediğimde içeceksin ulan dedi ve ana avrat küfür etti. Mehmet, sen sarhoşsun. Ağzından çıkanı kulağın duymuyor. Ama ben sarhoş değilim. Haddini bil. Bilmezsen öğretirim dedim ve kalkıp eski yerime gidip oturdum. Bir de ne göreyim? Eski arkadaşım Mehmet beylik tabancasını çekmiş ağız dolusu küfürlerle üzerime geliyor. Üstüne atılıp elinden tabancasını aldım. Arkasından gelen komisere bu silahı savcılığa teslim edersem canınız çok yanar. Bunu size vereyim. Tekrar bu arkadaşa vermemeniz kaydıyla dedim. Komiser tamam deyince silahı verdim. Ortalık çok kötü karışmıştı. Evin içindeki kadınlar kızlar öldürüleceğim diye korkmuşlar feryat ediyorlar. Ev sahibine bir taksi çağırıp Menemen’e döneyim dediğimde düğün sahibi olmaz öyle şey dedi. Ben konuklarımı korumaktan aciz değilim dedi. Gecenin üçünden sonra gösterilen odaya arkadaşım Kadir Bey ile yattık ama uyku tutmuyor. Sabahı zor ettik. Gün aydınlanır aydınlanmaz evden çıkıp çorbacıya gittik. Çorbacıdan sonra PTT binasının önünde oturup beni Menemen’e götürecek araç beklemeye başladık. Bir de ne göreyim? Polis Mehmet adeta koşarak yanımıza geliyor. Yanımıza geldiğinde dün gece bana ne yaptınız ulan? Yürüyün karakola dedi. Cebimden bir avuç mermi kovanı çıkarıp gösterdim. Bunlar senin ve arkadaşlarının silahlarından çıkan kovanlar. Ben gazeteciyim. Senin başına bela olurum. Başının ağrımasını istemiyorsan uza da boyunu göreyim dedim. Bu arada Kadir Bey heyecanlandığından su içme gereği duymuş. Su içmek için restorana girince eski arkadaşım Emniyet Amirine telefon edeceğinden korkan polis koşarak uzaklaştı. Her şerden bir hayır doğar derler. Meğer Bergama’da büyük bir asayiş sorunu varmış. Bergama Emniyet Müdürü halkın şikâyeti üzerine iki defa başka yere tayin edildiği halde sırtını dayadığı parti sayesinde tekrar geri dönmüş. Ertesi gün İzmir’e gidip CHP İl Başkanlığında İzmir Milletvekili Mustafa Uyar ile buluştum. Mermi kovanlarını verdim. Hemen o gün yaptığı bir basın toplantısında Bergama’daki asayiş bozukluğunu dile getirdi ve kanıt olarak da kendisine verdiğim mermi kovanlarını gösterdi. Kısa bir süre sonra emniyet müdürü bir daha geri dönmemek üzere başka bir yere atandı.
Bergama’da silahlı bir saldırıya uğramıştım. İnanın satırla kovalanıp kıçı tekmelenen kıza üzüldüğüm kadar üzülmemiştim. Sonuçta bu saldırganın saldırıp kıçını tekmelediği bir bayandı. Bir erkek nasıl olur da bir kadının üzerine satırla yürüyüp kıçını tekmeleyecek kadar basitleşebilir. Bir de mahkemece serbest bırakılması yok mu? Öfkeden koca bir geceyi uykusuz geçirdim. Satırlı saldırgan için Başsavcı tutuklanması için yargıya başvuruda bulunmuş. İnşallah tutuklanır da az da olsa yüreğimize su serpilir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Tehlikeli Yollar Ve Kavşaklar

Tehlikeli Kavşaklar Ve Yollar
Dün sanayiden çıkış yolunda yine bir kaza oldu. Ana yola dikkatsiz ve kontrolsüz çıkan bir bayan sürücü ana yolda hızla seyretmekte olan bir kamyona tam da orta yerinden çarptı. Bayanın arabası savruldu ve yol kenarında durdu. Arabamı sağa çekip durdum ve dörtlüleri yakıp indim. Yaralanan varsa yardımcı olmaktı niyetim. Kamyon sürücüsü bayan sürücüye siz ne biçim araba kullanıyorsunuz bayan diye bağırdı. Bunu sormakta çok haklıydı ama dinleyen kim. Bayan ben otuz kilometre hızla gidiyordum. Senin çok hızlı gidiyor olman bu kazaya neden oldu diye bağırmaya başladı. Kamyon sürücüsünün yanına gittim. Kazayı tam olarak gördüm. Sen haklısın. Tartışmanıza gerek yok. Aranızda anlaşamayacaksınız. En iyisi trafiğe haber verin dedim. Sanayi sitesindeki işimi bitirip geri döndüğümde kamyon gitmiş, bayanın arabasını yürütebilmek için çalışma yapılıyordu. Ana yola çıkarken sağı solu dikkatle kontrol ettikten sonra yola çıkıp yoluma devam ettim. Birçok yerde daire uygulaması vardır. Bana göre bu kavşakta da daire uygulaması yapılacak olsa ne bu kaza olurdu, ne de daha önce olan kazalar. Ana yolu kullananlar da, ara yoldan ana yola çıkacak olanlar veya karşıya geçecek olanlar daire sayesinde fazla hız yapamayacaklarından kaza yapmayacaklar, kaza riski de yaşamayacaklar. Neyse ki dünkü kazada can kaybı olmadığı gibi yaralananlar da yok. Olan yalnızca aracın içinde olanlara olmuştu. Kaza nedeniyle çok büyük korku yaşadıkları ağlamalarından ve feryatlarından belliydi. Bir daha bu tür kazaların olmaması için o kavşağa mutlaka bir daire yapılması gerekir.
Geçtiğimiz yıl eğitime açılan, önümüzdeki yıllarda da eğitime devam edecek olan Mektebim okuluna Silivri’den ve çevresinden gidenler her gün büyük tehlike yaşamaktadırlar. Okul yönüne dönüş yapanlar çok hızlı sürülen araçlar yüzünden E 5 yoluna çıkamamaktadırlar. Zorunlu olarak yolun yan tarafındaki boşluktan yola devam etmektedirler. Bu boşluğu ters yönden gelenler sık, sık kullanmaktadırlar. Mektebim okuluna gidecek olanlar hangisini kontrol etsinler. Oto yoldan hızla gelenleri mi, yoksa ters yönden gelenleri mi? Üstelik yol olarak kullanılmak zorunda kalınan bu boşluk kasislerle dolu bir boşluktur. E 5 in sağ tarafında birçok iş yeri vardır. Bu iş yerleri İstanbul yönüne gidebilmek için sürekli olarak yan taraftaki boşluğu kullanmaktadırlar. Mektebim okuluna gidenlerin ve o iş yerlerinin araçlarının güvende olması için o yan boşluğun genişletilmesi ve yan yol olarak trafiğe açılması gerekir. Bu uygulama yapılmadığı takdirde ileride olabilecek kazalardan kim sorumlu olacaktır? Karayolları mı? Yoksa Silivri belediyesi mi? O yolu yapmak hangi kurumun göreviyse okul açılmadan ivedilikle yapması gerekir.
Değerli okuyucularım. Yaz geldi diye doğru dürüst sevinemedik. Hava bir açık, bir kapalı oluyor.. Bazı günler çok sıcak, bazı günler ise oldukça serin oluyor. Havanın serinliğine habersiz yakalananlar için hastalanma kaçınılmaz oluyor. Havadaki ani serinlikler hem çocuklar, hem de yaşlılar için çok tehlikeli, oluyor. Üstelik yaz aylarındaki üşütmelerin nedeni olan enfeksiyonlar çok uzun süreli oluyor. Hastalık çok uzun sürüyor. Geçtiğimiz kış en az üç defa gribe yakalandım. Grip aşısı olduğumdan olacak ki hastalığım en fazla iki gün sürdü. Oysa geçtiğimiz günlerde üşütmeden yakalandığım hastalık on günde bile tam olarak iyileşmedi. Bu kararsız havalar hem insanlar, hem de bitkiler için de çok zararlı oluyor. Bu zamansız yağan yağmurlar bitkiler üzerinde çok kötü hastalıklara neden oluyor. İnsanlar zaten hormonlu, suni gübreli yiyecekler yüzünden sağlıksız olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Bu nedenle çocukları ve yaşlıları bu olumsuz etkileri olan havalardan korumamız gerekiyor. Unutmayalım, hastalık kolay girer, çok zor çıkar.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Değerli Okuyucularım

Değerli okuyucularım,
Bu gün sizinle bana gelen ve çok önemli olduğuna inandığım bir maili paylaşacağım. Maili geldiği şekilde paylaşmak isterdim ama büyük harflerle yazılmış olduğu için çok yer kaplayacağından her zaman kullandığım on iki puntoluk harflerle yayınlayacağım. Yazının başlığı aynen aşağıdaki gibidir.
İstanbul Kanalı İle Türkiye’nin Toprakları Satılıyor.
Karadeniz’den gelen petrol tankerleri de hikâye. Trakya’nın altı petrol ve doğalgaz kaynıyor. Yap işlet devret modeli ile kanal projesini alan firma tüm Trakya’ya hakim olacak. Herkes topraklarını satacak. Trakya’nın Asya ile bağlantısını kesecekler. Bu proje emperyalistlerin Trakya’yı Türkiye’den koparma projesidir. Herkes aklını başına toplasın. Aynı oyun mayınlı arazide yapılmak istendi. Şimdi İstanbul kanalı ile Türk milletinin elinden Trakya alınacak. Yabancılara kırk dokuz yıllığına devredilecek. Uyanmanın vakti geldi. Türk ordusunu da bak havada kuş var diye başka yöne yönlendirdiler. Onlar PKK ile uğraşırken Türkiye toprakları elden çıkarılacak. 49 yıllığına verilecek. Kıbrıs’da İngiltere’ye 49 yıllığına verilmişti. Hala problem yaşanıyor. Aynı yöntemle alınmıştı.
Asıl değeri dokuz trilyon dolar bor madenimiz, DİKKAT dokuz milyon veya dokuz milyar değil dokuz trilyon dolar. ABD sadece kırk milyon dolara kapatacak. Yazıklar olsun. KAPTIRANA, VERENE, SUSUP SEYREDENE Altı üstü bir e- posta göndermekle bu iş olmaz diye düşünmeyin lütfen. Vatanını seven herkese gönderelim. Hepinizin bildiği gibi ETİBANK özelleştirilecek. Ve alıcısı ABD. Ve Bor madenleri Etibank bünyesinde. Konulan fiyat 40 milyon dolar. Lütfen bir daha okuyun ve lütfen herkese iletin. Yaşadığın dünyayı sorgulayamıyorsan bari ülkeni sorgula.
ÖNEMLİ: Borla çalışan araba üretildi. Maliyeti 200 lira olan bir kilogram bor ile 19000 kilometre yol yapılabiliyor. (1100 Kg oto sabit hızla 100 Km süratle giderse) Bu demek oluyor ki petrole son. Tam tersine batılı ülkeler bor işletmeciliğinin kansere yol açtığını iddia ederek bor madeninden soğutma çabası içindeler. Oysa bu mucize maden kanser tedavisinde kullanılmaktadır.
Türkiye kıskaçta. Arabayı bor madeniyle çalıştıracak patenli 600 proje olduğu ortaya çıktı. Türkiye bor rezervinin % 73 üne sahip ve geleceğin Dumai’sidir. Ve uluslar arası teröristler Türkiye uyanmadan bu kaynağı ele geçirmeyi planlıyor. Bu e-postayı çoklu yollayarak en azından bir toplum bilinci oluşmasına yardım edebiliriz. TMMOB ÇEVRE MÜHENDİSLERİ ODASI İSTANBUL ŞUBESİ.
Değerli okuyucularım, her gelen mDünya bor rezervlerinin yüzde 70′inden fazlasına sahip olan Türkiye’de, bor üzerine tamamlanan ve devam eden projelerin çıtası, borla çalışan otomobilin test edilmesiyle yükseldi. Toplam 334 proje başvurusu yapılan ve 101′i tamamlanan borun kullanım çalışmalarında, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün’ün borhidrür ile çalışan aracın test sürüşünü gerçekleştirmesi, yerli otomobil üretiminin tartışıldığı bugünlerde heyecana neden oldu.
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ve Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü bünyesinde yürütülen proje kapsamında Sodyum Borhidrürlü Yakıt Pilli aracı test etti.
Sodyum Borhidrür Yakıt Pilli Araç projesi 2009 yılı aralık ayında Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü (BOREN) desteğiyle TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’nde (MAM) başladı. Proje kapsamında araç üzerine entegre borhidrürden hidrojen üreten sistem geliştirildi ve yine araç üzerinde bulunan yakıt piline beslenerek aracı sürmek için gerekli enerji üretildi.
AA muhabirinin borla çalışan araca ilişkin sorularını yanıtlayan Ergün, Türkiye’nin 2023 vizyonu çerçevesindeki en önemli hedeflerinden birinin, küresel çapta markalar oluşturmak olduğuna işaret etti.
Ergün, bu hedef doğrultusunda Bakanlık olarak otomotiv sektörüne yönelik çalışmaların başında, yerli bir otomobil markası oluşturmak geldiğini hatırlatarak, içten yanmalı motor teknolojileriyle birlikte, yeni nesil teknolojilere, bu alandaki çalışmalara da ayrı bir önem verdiklerini söyledi.
aile inanmak yanılmaya neden olabilir. Bu nedenle konu ile ilgi bir araştırma yapmayı gerekli gördüm. İşte bu maili tam olarak doğrulayan çok önemli bilgiler. Hem de bakan ağzından.
Dünya bor rezervlerinin yüzde 70′inden fazlasına sahip olan Türkiye’de, bor üzerine tamamlanan ve devam eden projelerin çıtası, borla çalışan otomobilin test edilmesiyle yükseldi. Toplam 334 proje başvurusu yapılan ve 101′i tamamlanan borun kullanım çalışmalarında, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün’ün borhidrür ile çalışan aracın test sürüşünü gerçekleştirmesi, yerli otomobil üretiminin tartışıldığı bugünlerde heyecana neden oldu.
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ve Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü bünyesinde yürütülen proje kapsamında Sodyum Borhidrürlü Yakıt Pilli aracı test etti.
Sodyum Borhidrür Yakıt Pilli Araç projesi 2009 yılı aralık ayında Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü (BOREN) desteğiyle TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’nde (MAM) başladı. Proje kapsamında araç üzerine entegre borhidrürden hidrojen üreten sistem geliştirildi ve yine araç üzerinde bulunan yakıt piline beslenerek aracı sürmek için gerekli enerji üretildi.
AA muhabirinin borla çalışan araca ilişkin sorularını yanıtlayan Ergün, Türkiye’nin 2023 vizyonu çerçevesindeki en önemli hedeflerinden birinin, küresel çapta markalar oluşturmak olduğuna işaret etti.
Ergün, bu hedef doğrultusunda Bakanlık olarak otomotiv sektörüne yönelik çalışmaların başında, yerli bir otomobil markası oluşturmak geldiğini hatırlatarak, içten yanmalı motor teknolojileriyle birlikte, yeni nesil teknolojilere, bu alandaki çalışmalara da ayrı bir önem verdiklerini söyledi.
Değerli okuyucularım, geleceğimizin garantisi olan tüm madenlerimize sahip çıkalım ve tüm çabamızla satmak isteyenlere karşı çıkalım. Muğla’da yaşadığım yıllarda maden mühendisi bir arkadaşım şöyle demişti. Türkiye krom madenini dış ülkelere yok pahasına satmadığı gün dünya silah sanayisi durur. Hiçbir üretim yapamazlar. Ne yazık ki bu madeni ham olarak satıyoruz. İşleyerek satabilsek Türkiye zengin olur. Günlük (Milas) limanında zımpara madeni yüklemekte olan gemileri gösteren kılavuz kaptan, her hafta gemilerle zımpara madeni gönderiyoruz. İşin garibi bir gemi zımpara madeni karşılığında bir kasa zımpara alabiliyoruz. Madenlerimize yazık oluyor demişti. Ne yazık ki yıllardan beri krom, zımpara medeni ve daha birçok madenimiz
yok pahasına satılmaya devam edilmektedir. İnşallah bor madenimizin değerini bilip yok pahasına elden çıkarmayız.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Büyüyen Türkiye

Büyüyen Türkiye
Yerel seçimlere bir hayli yaklaştığımızdan olsa gerek iktidar yanlısı Büyüyen Türkiye adlı bir site kurulmuş. Bu sitede yazılanlara göre Türkiye o denli hızla büyüyormuş ki dur, durak bilmiyormuş. Bu siteye göre muhteşem demir yolları ve duble yollar yapılıyormuş. Siteye bir soru attım. Şu sizin duble yollarınız var olan yolları ikiye bölüp duble yaptığınız yollar mı dedim. Halen bir yanıt yok. Bu site bir fotoğraf yayınlamış. Fotoğrafta çıplak kayalıklar var. Fotoğraf altında işte Türkiye’nin enerji sorununu çözecek olan çok önemli buluş diyor. Güya bu kayalarda oluşan sıcaklıktan yararlanılarak termik santraller kurularak ülkemizin tüm gereksinimini karşılayacak elektrik üretilecekmiş. Ne buluş ama değil mi? Siteye yine bir soru yönelttim. Bu ülkede o kadar çok termal kaynaklar var ki, buna rağmen halen hiç birinden yararlanılamıyor. Ona da halen her hangi bir yanıt yok.
Gelelim kayaların ısısından elde edilecek olan elektriğe… Olacak iş değil ama hadi oldu kabul edelim. Böyle bir işe uygun olabilecek iki yer biliyorum. Mutlaka çok daha fazlası vardır ama benim bildiğim bu kadar. Biri Manisa’daki Sipil dağı. Diğeri ise Menemen’deki Yamanlar dağ silsilesini oluşturan dağın zirvesindeki Beydağ. Bunların zirvesine çıkılıp nasıl termik santral kurulur bilemem. Hadi onu da aştılar ve santralleri kurdular. Bu santraller sayesinde yaz aylarında bol, bol elektrik ürettiler. Kullanıcılara da ucuz, ucuz sattılar. Peki, kış aylarında ne olacak? Evlerde ve iş yerlerinde kullanılan elektrik akımı alternatif akımdır. Çok eskiden evlerde doğru akım kullanılıyordu ama alternatif akım kadar çok yönlü kullanılamadığı için ev ve iş yerlerinde kullanılmaz oldu. Günümüzde yalnızca tramvaylarda, troleybüslerde kullanılmaktadır. Alternatif elektrik depolanamaz. Depolanması için nabazanlı akıma çevrilmesi gerekir. Depolandıktan sonra bu defa tekrar alternatif akıma çevrilerek kullanılması gerekir. Depolanması da, çevrilmesi de oldukça pahalı sistemlerdir. Atmış amperlik bir akünün en az yüz lira olduğunu ve bu iş içinde yüz binlerce amperlik akü kullanılması gerektiğini göz önüne aldığımızda kayalardan elde edilecek elektriğin hayal olmaktan öteye geçemeyeceğini kolayca anlarız. Bu iş için gerekecek olan çeviricilerin de çok pahalı olduğunu gözden ırak tutmamak gerekir. Üstelik akü ömrü de ortalama dört beş yıldır. Bu iddiayı ortaya atanlar rüzgâr enerjisinin neye çok pahalıya mal olduğunu bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa öğrensinler. Kullanıcıya düzenli elektrik verebilmek için üretilen elektriğin depolanması gerekmektedir. Depolamak ise en pahalı sistemdir. Oysa termal kaynaklarından çok daha düşük maliyetle, üstelik depolemeye gerek olmadan elektrik üretimi yapılabilir.
Bir ülke ekonomisinin büyümesi için hayal kurmak hiçbir zaman geçerli olamaz. Ekonominin büyümesi için üretim gerekir ÜRETİM. Oysa ülkemizi yönetenler işin kolayına kaçmışlar. İthal kapılarını sonuna kadar açmışlar. Ne satıyorsanız kabulüm diyorlar. Bu yüzden dış satım ile dış alımın arasındaki makas olabildiğince açılmış. Üstelik bu dış alımlar ülkemize bolca giren sıcak para sayesinde oluyor. Bu günlerde ise sıcak para kaçış yarışına girmiş bulunuyor. Bu gidişle geçmişte yaşadığımız döviz yokluğuyla tekrar karşılaşacağız. Ülkemizde bolca üretilmesi mümkün olan fasulye ile nohut fiyatlarının altı lirayı aşmış olması, gelmekte olan tehlikenin habercisi değil mi? Yakında Demokrat Partinin son döneminde olduğu gibi her yerde oy fasulyem yedi buçuk lira. Hem oynasın, hem kaynasın türküsü söylenmeye başlarsa hiç şaşmam. Bazı ürünler vardır. Fiyatını düşürmek için boykot edebiliriz. Oysa et, ekmek, fasulye ve nohut temel gıdalarımızdandır. Bunları boykot edemeyiz. Bu nedenle fiyatı ne kadar yükselirse yükselsin almak zorundayız. İşçi, memur ve emekli aylıkları yerinde sayarken temel gıda ürünlerinde fiyatların uçmuş olması tüketicilerin sağlıksız yaşamalarına neden olacaktır.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Mutlu Bir Gecemiz

Mutlu Bir Gecemiz
Silivri belediyesinin düzenlediği mezuniyet şölenine katıldık. Bizde heyecan doruktaydı ama Mektebim Okulu Fen lisesinin birincisi olan torunum Can Nevres’te ise en küçük bir heyecan yoktu. Şenliğin ilk konuşmacısı İlçe Milli Eğitim Müdürüydü. İkinci konuşmacı ise Silivri’nin değerli Belediye Başkanı Sayın Özcan Işıklar oldu. Okullara verdiği desteği alkışlamamak olası mıydı? Avuçlarımız ağrıyıncaya kadar içtenlikle alkışladık. Birinciler kütüğe çivi çakmaya davet edildikten sonra sahneye gönderiliyorlardı. Torunum dokuzuncu sınıf birincisi olduğu için kütüğe çivi çakmadan doğruca sahneye yönlendirildi. Gazeteci arkadaşımız Cem Güner’den torunumun fotoğraflarını çekip mail adresime göndermesini rica ettim. Sağ olsun kabul etti ve beni fotoğraf çekme külfetinden kurtardı. Kaldı ki her ne kadar elimdeki cep telefonu en gelişmiş modellerden olsa da Cem Güner’in kullanmakta olduğu fotoğraf makinesi ile kıyaslanamazdı.
Torunum Can Nevres ön planda olmayı hiç sevmez. Önceleri bu şenliğe gitmemek için bir hayli direndi. Öğretmen emeklisi olan babaannesi öğretmence sert çıkınca çaresiz şenlik alanının yolunu tuttu. Birincilere bol keseden ödül verileceği aklından bile geçmemişti. Ödülleri alınca çok memnun oldu. Demek ki ben üç sene daha o sahneye çıkacağım. Bu sayede bol, bol ödül alacağım. Bu ders yılı doğru dürüst ders çalışmadım ama önümüzdeki ders yıllarında çok iyi çalışacağım ve birinciliğimi kimseye kaptırmayacağım dedi. Can Nevres kanımca ben de halam gibi Boğaziçi üniversitesinde okuyacağım sözlerini gerçekleştirecek. Halası Doktor Hediye Nevres Gün halen Amerika’da üniversitelerde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.
Taksim’de bir adam dört saatten beri Türk bayrağının ve Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün fotoğrafları karşısında durmuş hiç hareket etmeden fotoğraflara bakıyor. Arada bir polislerle göz, göze gelse de polislerden hiçbir tepki gelmiyor. Yıllar önce okuduğum bir hikâyecik aklıma geldi. Almanya’da bir adam bir süre bir tarım işletmecisinin işinde çalışmış. Bir süre sonra iş sahibi işçisini kapının önüne koymuş. Hem de tek kuruş para ödemeden. Adam işten atıldığı günden itibaren her gün iş yerine gitmiş. Akşama kadar işverene hiçbir şey söylemeden öylece bakmış. İşveren çıldıracak gibi olmuş. Be adam demiş. Beni öldüreceksen hadi öldür. Daha ne duruyorsun demiş. Adam yine konuşmamış, yalnızca bakmakla yetinmiş. Sonunda işveren adama yalnızca çalıştığı günlerin değil, iş yerinin karşısında hareketsiz durduğu günlerin bedelini de ödemiş. Söz konusu adamın öylece hareketsiz durması büyük olasılıkla polislerin psikolojisini bozacaktır. Orta yerde ödenmesi gereken bir para olmadığına göre bu işin nereye varacağını kestirmek olası değil. İnşallah psikolojisi bozulan bir veya birkaç polis tarafından darp edilmez ve yerlerde sürüklenmez.
Onkoloji uzmanlarına göre biber gazı kanserojenmiş. Bunu bol keseden kullandıran polis müdürleri biber gazının kanserojen olduğunu bilmiyorlar mı? Bilmesine biliyorlardır da kendilerini aldıkları emre uymak zorunda olduklarını gördüklerinden kullanılmasında sakınca görmüyor olabilirler. Çernobil felaketinden sonra yaşananlar, inşallah biber gazı yüzünden de yaşanmaz.
Özcan nevres ozcan.nevres@gmail.com

Türkiye Büyüyormuş Ve Kıskanılıyormuş

Türkiye Büyüyormuş Ve Kıskanılıyormuş
Türkiye büyüyormuş ve kıskanılıyormuş. Sayın Başbakan ne kadar da doğru söylüyor. Türkiye gerçekten büyüyor ama ekonomisiyle değil. İç ve dış borçlarıyla, dış ticaret açığıyla çok hızlı büyüyor. Büyüme ne lafla, ne de hayal ile gerçekleşmez. Büyüme ancak üretim ile olur. Son yaşanan olaylardan sonra ülkemize paralarını yatırmış olanlar paralarını çekmeye başlamışlar. Eğer bu çekiş sürekli olursa çok büyüdü dedikleri ekonomimiz dibe vuracaktır. Sayın Başbakan bu yüzden faizcilere çatıyor. Oysa faize yatırılan para yatıranındır. İstediği zaman parasını çekip gidebilir. Kimsenin paranızı çekemezsin demeye hakkı yoktur.
Türkiye zaman, zaman çok büyük döviz sıkıntıları yaşamıştır. Döviz yokluğundan yabancı ülkelerdeki elçiliklerimizin çalışanlarının maaşları bile ödenememişti. Dövizsizlikten yaşanan akaryakıt yokluğunda o yılların başbakanı Sayın Süleyman Demirel’in şu sözleri tarihe mal olmuştur. Benzin vardı da biz mi içtik? Demokrat Partinin iktidarıyla başlayan hazırcılık halen sürmektedir. Özellikle AKP iktidarıyla birlikte alış veriş merkezlerinin rafları ithal ürünlerle doldurulmuştur. Gerektiği şekilde üretim yapıla bilmiş olsaydı, o raflarda ithal ürünler değil, kendi üretimimiz olan ürünler yerlerini alırlardı. İlkokulda okuduğum yıllarda her yıl yerli malı haftası yapılırdı. Öz üretimimizle bu etkinliğe katılırdık. Yabancı ülkelere şirin görünme amacıyla olsa gerek bu yerli üretimin gerekliliğini öğreten haftalara son verilmişti.
Geçmişte en önemli ihraç ürünlerimiz tahıl ürünleriydi. Yıllardan beri tahıl ürünleri ithal eden bir ülke olduk. Yakın zamana kadar kendi kendine yetebilen on dört ülkeden biriydik. Şimdilerde ise tahıl ürünleri ithal eden ülke olduk. Üretimin yeterli düzeye çıkarılması için üreticilerin yeteri kadar desteklenmesi ve üreticilere ucuz akaryakıt ve suni gübre sağlanmalıdır. Çiftçilerimiz tarımdan yeteri kadar para kazanamadıkları için arazilerini nadasa bırakamamaktadır. Bu yüzden tarım alanları olabildiğince zayıflamış olduğundan suni gübre desteği olmadan yeterli üretim yapılamamaktadır. Geçtiğimiz günlerde buğday taban fiyatı açıklandı. Açıklanan rakam yetmiş kuruştur. Eskiden dekar başına altı, yedi yüz kilo buğday alınabilirken şimdilerde dört yüz kilo alabilen kendisini çok şanslı sayıyor. Bu fiyata göre üretimin ortalama dört yüz kilo olduğunu hesap ettiğimizde çiftçinin eline geçen para iki yüz seksen lira olacaktır. Eskiden tarlalar sürülür, tohum atılırdı. Tohum atıldıktan sonra başaklar olgunlaşıncaya kadar tarlaya gidilmezdi. Ne zirai ilaç bilinirdi ne de suni gübre. Tarlayı sürme ve tohum masraflarından başka masraf olmadığından tahıl ürünleri iyi kötü para kazandırırdı. Oysa günümüzde tarım ürünlerinin o kadar çok masrafı var ki, altından kalka bilmek olası değil. Ürünün hasatına kadar tarlalarda suni gübre, zirai ilaçlar ve ot ilaçları kullanmak zorunludur. Zirai ilaçların fiyatları ise el yakıcıdır. Bir de taralsı icar ise vay o çiftçinin haline.
Dünyada birçok ülke açlık yaşamaktadır. Türkiye için de açlık zilleri çalmaktadır. İleride döviz sıkıntısı yaşana bilir.İthalat yapılamayacağından açlık kapımıza dayanacaktır. Böyle bir durumla karşılaşmamak için mutlaka üretim programı yapılmalıdır. Plansız üretimlerde ürün bol olduğunda ürün elde kalmakta ve para kazandırmamaktadır. Az olduğunda ise ürünlerin fiyatı çok yükseldiğinden en büyük zararı tüketiciler çekmektedirler. Bu nedenle üreticilere verilecek destek ile birlikte üretim programı da yapılmalıdır. Düzenli üretim sayesinde ülkemiz dış alımlara zorunlu olmayacaktır. Açlık sorunlarıyla karşılaşmayacaktır.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Yalandan Kim Ölmüş ki

Yalandan Kim Ölmüş ki
Yalancının mumu yatsıya kadar yanar derler ama başarısızlıklar perçinlendikçe yalana dört elle sarılmaya başladılar. Güya türbanlılar saldırıya uğramışlar. O halde biz de soralım ve bir anımsatmakta bulunayım. Türbanlılar ne zaman ve nerede saldırıya uğramışlar. Ben bu güne kadar böyle bir saldırı duymadım. Oysa Kadayıfçı Erbakan partisiyle hükümete ortak olduğunda İstanbul’da birçok kızımız yobazlar tarafından minibüslerden zorla indirildiler. Neyse ki ordumuzdan gelen sert tepkiyle sinmek zorunda kalmışlardı. Gelelim camiye bira şişesiyle girdiler iftirasına. Caminin bizzat imamı tarafından bu sav yalanlanmaktadır. Devlet yönetiminde yalanlara kesinlikle itibar edilmemelidir. Geldiğimiz bu son noktada Sayın Başbakan bu büyük tepkileri göstermekte olanlarla yapılacak en doğru olan göstericilerle diyalog kurmasıdır. Başbakanın takındığı sert tutum göstericilerin de sertleşmesine neden olacaktır. Böyle bir durum bir iç savaşa bile neden olabilir. Bu son noktada sağduyulu davranmaktan başka bir umar yoktur. Sağduyulu davranışın ilk adımı başbakandan gelmelidir.
Fatih ormanından on dört bin ağaç kesilerek kazanılacak olan alan imara açılacakmış. Yani ağaçlar betonlaşmaya kurban edilecek. Sayın başbakan bu ayıbın üzerini örtmek için biz on yılda üç milyar ağaç diktik diyor. Yılda üç milyon ağaç dikilmesi olası değil ama biz yine de ü.soralım. Siz bu üç milyar ağacı nerelere ve ne zaman diktirdiniz. Bana göre bu söylem tamamen hayal ürünü. Zira yıllardan beri hiçbir yerde ağaç dikme kampanyasıyla karşılaşmadım. Dünyanın akciğerleri olarak Amazon ormanları kabul edilir. Ne yazık ki Amazon ormanları giderek küçülmektedir. Nedeni ise artan nüfusun gereksinimi olan tarım alanlarının karşılanması için ağaç katliamının yoğun olarak sürmesidir. Bu durumda yapılması gereken tüm dünya ülkelerince sahip oldukları orman alanlarını arttırmalarıdır. Ne yazık ki ülkemizde bunun aksi yapılmaktadır. İnşaat yapılacak başka alan kalmamış gibi gözlerin Fatih ormanına dikilmiş olması anlaşılacak bir olgu değil.
Menemen’de belediye başkanlığına aday olduğumda seçilecek olursam tarıma elverişli olan alanların bir karışına bile inşaat izni vermem demiştim ve inşaat alanı olarak Menemen’in sırtını dayadığı tepeleri göstermiştim. Bir inşaat mühendisinin anlattığına göre bu adam delirmiş mi, o tepelerde inşaat yapılır mı diye yüzüme tuhaf, tuhaf bakmışlardı. Bu gün aynı mühendisler o tepelerde boş bir alan bulup satın alsak da inşaatlarımızı ortada sürdürsek diyorlar. Koskoca İstanbul’da konut yapmaya elverişli yer kalmamış da kala, kala Fatih ormanı mı kalmış? Terk edilmiş taş ocakları ne güne duruyor? Yoksa oraları büyük rant elde etmeye elverişli değil mi? Tarım arazilerini imara açmak cinayettir. Ormanları katledip imara açmak ise daha büyük bir cinayettir. Kaldı ki İstanbul on beş milyon nüfuslu bir mega kent olmuş. Bu nedenle İstanbul’da imar alanlarına kısıtlama getirilmesi gerekir.
Özcan nevres ozcan.nevres@gmail.com

İKİ AYYAŞ

İki Ayyaş
Kim bu iki ayyaş? Sayın Başbakanın kimleri ast ettiğini anlamamak için sırılsıklam aptal olmak gerekir. İslam dininde bir insana iftira etmek en büyük günahlardan biridir. Kastettiği iki kişiden biri Atatürk, diğeri Milli Şef İsmet İnönü’dür. Oysa İsmet İnönü yaşamı süresince içki kullanmamıştır. Kullananlara da karışmamıştır. İsmet İnönü’yü ayyaşlıkla suçlayanlar yakın tarihimizi bilmiyor demektir. Gerçi Arapçada ayyaşın alamı yiyen içen demektir ama bu sözlerde alkoliklik kastedilmiştir. İsmet İnönü alkol kullanmadığı gibi alkol kullanılan bir toplantıda ülke sorunlarının konuşulmasını asla kabul etmez. Son dönemde Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ile arasının bozulmasına da bu kuralı neden olmuştur. İçkili bir toplantıda Mustafa Kemal İnönü’ye şu bizim Hatay sorunu ne oldu diye sorar. İnönü sert bir çıkış yapar ve memleket meseleleri işret masalarında konuşulmaz der. Atatürk çok kızar ve başbakanlıktan istifa etmesini önerir. İnönü istifa eder ve yerine Celal Bayar başbakan olur. Atatürk daha sonra pişman olur ve gönlünü almak istese de İnönü araya koyduğu mesafeyi hiç bozmamıştır.. Hem de Atatürk’ün çocuklarına ömür boyu maaş bağlatmasına rağmen. Atatürk’ü ve İnönü’yü sevmeyenler bu olaydan kendilerine pay çıkarmışlardır. Bu konuda birçok yalanlar uydurmuşlardır. Güya Atatürk İnönü’nün öldürülmesini emretmiş ama İnönü’yü sevenler emri uygulamamışlar. Bir koyunun kanına buladıkları gömleğine emrinin uygulandıklarının kanıtı olarak Atatürk’e göstermişler. Yersen tabi.
Atatürk ile İnönü adeta bir bütündüler. İkisi birbirlerinin eksiklerini tamamlamışlardır. Atatürk gözü kara ani karar veren bir komutandı. İnönü ise her şeyi ince eleyip dokuyan biriydi. Bu nedenle de İnönü zor günlerin adamıydı. Bu yüzden İnönü henüz albay iken generalliğe terfi ettirilerek Garp Cephesi Komutanı ve Erkanı-harbiye Umum Reisi yapılmıştır.(Bu günkü genel kurmay başkanlığı) Atatürk ve İnönü çağdaş ve devrimci bir karaktere sahip oldukları için gericeler tarafından hiç sevilmemişlerdir. Bu yüzden İnönü’yü hep başarısızlıklarla suçlayıp karalamaya çalışmışlardır. İnönü askeri bir deha olduğu gibi çok büyük bir siyaset adamıydı. Büyük Millet Meclisi o nedenle onu Lozan görüşmelerinde baş delegelikle görevlendirmişti. İsmet İnönü’yü Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşına sokmadığı için, çirkin politikacılar onu korkaklıkla itham etmişlerdi. Oysa o savaşa girmiş olsaydık savaşın galipleri tarafından parçalanır ve Türkiye Cumhuriyeti tarih sayfalarından silinirdi. İnönü Demokrat Partili sözcüler tarafından o kadar saçma sapan şeylerle itham edilmişti ki, insan olanların bunu nasıl söyleyebildiklerine şaşmamak elde değildir. En büyük yalanlardan biri onun ülkesini aç bıraktığıydı. Gerekçesi ise ekmeğin karneye bağlanmasıydı. O yıllarda ekmek tam kiloydu. Yetişkinlere yarım kilo, çocuklara ise iki yüz elli gram ekmek verilirdi. Yani bu günlerdeki ekmek gramajına göre (250 gram) yetişkinlere iki ekmek çocuklara ise bir ekmek veriliyordu. Biz üç kişi günde iki ekmek tüketemediğimize göre kişi başına iki ekmekle aç bırakılmaktan söz edile bilir mi? Bir de ibadethanelerin askeri amaçla kullanılışı var. ( Camiler ve kiliseler ) Daha alt yapısı tamamlanamamış bir orduda savaş nedeniyle dört kura askere alınırsa onca asker ve mühimmatı nerede ve nasıl korunacaktı?
Bir de İnönü on iki adalar için çok eleştirilir. İtalyanlar adalardan çekilirken güya Türkiye’ye biz adalardan çekiliyoruz. Gelin adaları alın sizin olsun demişler. Eğer Türkiye İtalyanların çekilişini fırsat bilip on iki adaya el koymaya kalkışmış olsaydı İkinci Dünya Savaşına fiilen katılmış olacaktı. Bunun sonucunun ne olacağını görmemek için koyu bir cehaletin içinde olmak gerekir. Adalar için son kararı savaşın galipleri vermişlerdir. Yunanlılar Alman ordusuna karşı hiç direnmedikleri halde adalar Yunanlılara savaş tazminatı olarak verilmiştir. Oysa Türkiye Alman ordularına en büyük direnişi gösteren ülkedir. Almanlara hudutlarımıza kırk kilometreden fazla yaklaşırsanız bunu savaş ilanı olarak kabul ederim diye restini çekmişti. Almanlar bu resti görmüşler ve hiçbir şekilde bu sınırı ihlal etmemişlerdi. İkinci Dünya Savaşı süresince Türkiye, Türkiye’yi felakete sürükleyecek olan bu savaşa girmemek için iki tarafında bize katıl çağrılarına boyun eğmemiştir. Almanlara katılmış olsaydı yenilmiş sayılacaktı. Müttefikler safında katılmış olsaydı, talep gereği Rusya Türkiye’ye girecekti. Çıkacaklarına dair hiçbir garanti yoktu. Türkiye Balkan ülkelerinin durumuna düşecekti.
Atatürk dünyanın saydığı bir liderdir, kahramandır. İsmet İnönü’de yaşamı boyunca ülkesine büyük hizmetler vermiş bir askeri deha ve siyaset adamıdır. İkisi de şer ile değil hayırla ve saygıyla anılmalıdır.
Çapulcu Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

İki Çapulcu Çıktık Yola

İki Çapulcu Çıktık Yola
Torunum Can dede yeni bir eylem var. Garajdan başlayıp AK partinin önünden geçip Atatürk meydanına kadar yürüyeceğiz dediğinde bu yürüyüşe katılmasını istememiştim. O doğma büyüme Silivrili olmadığı için bu tür yürüyüşlere yalnız göndermek istemiyoruz. O gün sabahtan saat on altıya kadar bahçe işleriyle ve sokak kapısına yeni bir düzenleme yapmakla uğraştığımdan çok yorulmuştum. Bu nedenle torunuma eşlik edemeyecektim. Katılmak için çok ısrar edince o yürüyüşe katılmamdan başka umarım kalmamıştı. Arabamı garaja yakın bir yerde park ettikten sonra yürüyüş için toplananların arasına katıldık. Yürüyüş sırasında bin dokuz yüz seksen üç yılında yapılan genel seçimde Halkçı Parti ilçe başkanı olarak son gün gövde gösterisine katılışımız canlandı gözümde. Son gün gövde gösterisinde ANAP lılar altı yüz, MDP liler üç yüz araç ile gövde gösterisi yapıyorlardı. Bizim ise gövde gösterimiz on iki araçtan ibaretti. Yönetimdeki arkadaşlar mahvolduk diyorlardı. En iyisi biz bu gövde gösterisinden vazgeçelim demişlerdi. Hayır, sonuna kadar devam edeceğiz dedim. Üstü açık spor arabamda gözlerim balonlarda ve pencerelerde. Konvoyumuzu coşkuyla alkışlayanlardaydı. Gövde gösterisi bitip parti merkezimize döndüğümüzde yine aynı sitemle karşılaşmıştım. Siz utançla başınızı önünüze eğdiğinizde benim gözlerim gururla bizim küçük konvoyumuzu coşkuyla alkışlayanlardaydı. Türkiye genelini bilmem ama Menemen’de zafer bizim olacak dediğimde inanmak istemediler. Seçim sonucunda tek oy alamaz dedikleri Halkçı Parti ANAP ile MDP nin toplam oyları kadar oy almıştı. ANAP 6500, MDP 3500, Halkçı Parti ise 10000 oy almıştı. Bu anının etkisinden olacak ki balkonlarda ve pencerelerde yürüyüşçüleri coşkuyla alkışlayanlar yüzünden gözlerim yaşarmıştı. Boğazımda sanki bir düğüm oluşmuştu. Torunumun dede katılanlar bin kadar var mı diye sorduğunda, yanıt vermekte zorlanmıştım. Biraz sonra boğazımdaki düğüm çözüldüğünde, beni katılımcıların sayısı değil, pencerelerden, balkonlardan ve yolda yürüyenler, araçlarıyla geçerlerken konvoyu coşkuyla alkışlayanlar ilgilendirir dedim. Gördüğüm kadarıyla yaya yürüyenlerin pek çoğu büyük coşkuyla yürüyüşte olanları alkışlarken, arabalarıyla geçenler kornalarıyla yürüyenleri desteklerken, hani kömürcüler ve poşetçiler dedikleri var ya, onların suratlarından düşen ise bin parçaydı. Bu da şunu göstermektedir. AKP yüzde ellileri bir daha rüyasında bile göremez.
Biz iki çapulcudan ibaret değildik. Facebook‘u neredeyse yeğenlerim doldurmuşlardı Sanki çapulculukta birbirleriyle yarış ediyorlardı. Mert Ağartır adeta Afyon direnişinin sözcülüğünü yapıyordu. Nevres’ler, Karagöl’ler ve Şengül’ler sözleşmişler gibi Facebook’taki yerlerini almışlardı. Bu nedenle yeğenlerimle gurur duyuyorum. Atatürkçülük ve devrimcilik hepimizin ruhunun derinlerine kadar işlemiş.
Sayın Başbakan yurda döndüğünde ayağının tozuyla Taksim direnişi konusunda en küçük bir taviz vermeyeceğini açıkladı. Sayın Başbakan bu gösterileri yapanlar başarılarımızı hazmedemedikleri için yapıyorlar dedi. Hangi başarı Sayın Başbakan? Ülkeyi gırtlağına kadar borca sokmanız mı? CHP den miras kalmış olan fabrikaları özelleştirme adına yok pahasına satmış olmanız mı? Başarı o dev fabrikaları satmak değil, çoğaltmaktı. Başarı tüm komşu ülkelerle arayı bozmak değildir. Başarı Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün YURTTA SULH, CİHANDA SULH sözlerini gerçekleştirmektir. Başarı terör ile uzlaşma arayışı değil, terörün başını ezmektir. Başarı işsizler ordunu büyütmek değil yok etmektir. Ne yazık ki işsizler ordusu küçülmüyor. Aksine büyümeyi sürdürüyor. Başarı memurları, işçileri, emeklileri açlığa, yoksulluğa mahkûm etmek değildir. Onları insanca yaşayabilecekleri bir ortama taşımaktır.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Keşke Çapulcu Olabilseydim

Keşke Çapulcu Olabilseydim.
Yaş yetmiş sekiz. Baypas ameliyatı olmamın üzerinden henüz bir yıl bile geçmemiş. Bu yüzden ne yazık ki Taksim’deki gösterilere katılamayıp çapulcu olamıyorum. Yine de Silivri’de yapılmakta olan eylemlere sonuna dek katılmakta bir sakınca görmüyorum. Henüz on beş yaşında olan torunumla dayanışma içinde durumu idare etmeye çalışıyorum. Bu arada önümüzdeki genel seçimlerde tüm gücümü ortaya koyarak, ideallerimi gerçekleştireceğine inandığım bir partiye destek vereceğim. Menemen’de belediye başkanlığına adaylığımdan sonraki dönemde karşılaştığım olumsuzluklar yüzünden bir daha hiçbir yere aday olmayacağıma dair kendime söz vermiştim. Gerekirse bu sözümden cayıp İl Genel veya Belediye meclisine aday bile olacağım. Bu kararı almama biraz da iki gece önce izlediğim doksan veya yüz on (fark etmez) yaşındaki iki büklüm olmuş olan kadının enerjisini gördükten sonra tekrar siyasete girme kararı aldım.
Dün Nazım Hikmet Ran’ın ölümünün ellinci yılıydı. Gece büyük şairin ölüm yıl dönümünü anma etkinliğine biz de katıldık. Geceye umulanın çok üstünde bir katılım ve büyük bir coşku vardı. Anlaşılacağı gibi Silivri’nin çapulcuları bir hayli kalabalıktı. Silivri’ye yerleşmeden önce bir araştırma yapmıştım. Benim gibi çapulcu çok var mı diye? Çapulcusunun çok olduğunu görünce de Silivri’ye yerleşmeye karar verdik. O günden bu yana CHP ile dirsek temasında olduğum halde CHP ye üye olmadım. Üye olacak olsam bazı kişilerin memnun olmayacağını da çok iyi biliyorum. Zira sol partilerde partim küçük olsun ama benim olsun kuralı her zaman en geçerli kuraldır.
Manisalı, Bursalı ve Siirtli Sayın Bülent Arınç’a ne olduğunu anlayamadım. Kafasına taş düşmüş olabilir mi diye düşündüm ama öyle bir belirti yok. Bildiğimiz, tanıdığımız Bülent Arınç birden bire kelimenin tam anlamıyla iyi bir devlet adamı olup çıktı. Sayın Arınç’ı değiştiren ne ola ki? Cumhurbaşkanlığına aday olmak mı istiyor ki bu denli akil davranıyor. Ya da Başbakan Cumhurbaşkanı seçilirse başbakanlığın kendisine verileceğini mi düşünüyor? Ne düşünürse düşünsün. Bu çalkantılı günlerimizde akil ve ılımlı politikacılara çok gereksinimimiz var. Zira Taksim’den ateşlenen ve tüm yurda dağılan protesto gösterileri giderek daha da artıyor. Rejimi tökezletmeden önce önlem alınmalı desem hiçbir işe yaramaz. Zira rejim zaten tökezlenmiş. Demokrasi çok sesliliktir ama. Her hangi bir milletvekili haddine düşmüşse milletvekili olarak kendi başına hareket etsin bakalım. Milletvekilliğini bir daha rüyalarında bile göremez. Zira devir tek adam devri. Milli Şef İsmet İnönü bile tek adamlıkta başbakanın eline su dökemez. Onca tepkilere rağmen Sayın Başbakan halen Taksim’e kışla da yapacağız. AKM yi de yıkacağız diyor. Bunu söylemek için bakanlarına söz hakkı tanımış mı? Danışma gereği duysa tek adam olmanın önemi kalır mı? Halka rağmen yapılmak istenenler iktidarı çok zorda bırakacaktır.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Yıkamazsınız, Yıkamayacaksınız

Yıkamazsınız, Yıkamayacaksınız
Şu AKP gençlik kolu başkanının söylediğine bakın. Biz AKM yi de Anıtkabir’i de yıkarız. AKM yi bilmem ama Anıtkabir’i yıkmaya kalkışacak olanları bu halk anasından doğduğuna pişman eder. Nitekim kendi partisinden aldığı tepkiler yüzünden görevinden istifa etmiş. Aklıma takılan ise bu istifa halkın tepkisini engellemek için mi? Yoksa gerçekten istifa etmesi istenmiş mi? İstifa ettikten sonra aferin sana, iyi yaptın diye sırtını sıvazlayanlar olmuş mudur? Üzülme ortalık durulduktan sonra görevine tekrar dönersin demişler midir? Burada üzerinde durulması gereken bu densizliği yapan kişi, bu sözleri söylemesine neden olacak cesareti nereden bulmuş? Bu densize sormak gerekir. Sen Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ten ne kötülük gördün ki Atatürk’e bu denli düşmansın? Siz yalnızca Atatürk’e düşman değilsiniz. Siz Atatürk’ün kadınlarımıza sağladığı özgürlüklere de karşısınız. Atatürk Kurtuluş Savaşını başlatmamış ve kazanmamış olsaydı bu günkü adın ne olurdu? Düşman işgali altında kalmış olan ülkelerde, işgal sonrası devletin uğraşmak zorunda kaldığı en büyük sorunun babasız çocuklar olduğundan haberiniz var mı?
Almanlar Fransa’yı işgal ettiklerinde genç bir kadın, kızına tecavüz edilmemesi için kızını evinin çatısında saklar. İşgal askerleri genç kadını keşfettiklerinde tecavüze başlarlar. Başlangıçta kadın çok acı çeker ama zamanla alışır ve zevk almaya da başlar. Kızı da saklandığı yerden zevk alma sırasında çıkan seslerden çok etkilenir. Annesine tecavüz için iki asker geldiğinde kız saklandığı yerden çıkar ve askerlere ben de varım der. Gerisini yazmaya gerek görmüyorum.
Anadolu işgale uğradığında düşmana karşı kadınlarla erkekler boşuna el ele vermemişlerdi. Zira Türk kadınları için tecavüze uğramak en büyük utanç verici olaydı. Bu yüzden intihar eden Türk kadınları olmuştur. Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşını başlattığında bu yüzden kadınlar canı gönülden cepheye koşmuşlardı. Yapa bilecekleri her türlü hizmeti gönüllü olarak üstlenmişlerdi. Askere mermi taşımışlar. Yaralıların yaralarını temizleyip sarmışlar ve sağlıklarına kavuşmaları için olağan üstü çaba harcamışlardı. Çorap ve giysiler örüp dikmişlerdi. Bu gün kadınları eşya gibi görmeye hevesli olanlar Kurtuluş Savaşındaki kadın desteğinin savaşın kazanılmasında ne kadar büyük bir etken olduğunu keşke öğrenebilseler. Kadını kafesli pencerelerin arkasına mahkûm etmeyi arzulayanlar, kadınların ekonomiye ne kadar büyük katkıları olduğunu keşke anlaya bilseler. Kadın devlet memurudur. Kadın öğretmendir. Kadın tarlalarda tarımın bel kemiğidir. Bu nedenle Atatürk’ün kadınlara tanıdığı hak ve özgürlüklere kadınlarımızın sahip çıkmaları gerekir. Aksi halde kadınlarımız bir gün burkalara sokularak türbanı bile arar durumda kalacaklardır.
Yakın tarihimizde Kıbrıs çıkarması için Mersin’e getirilmiş olan askerlerimiz için kadınlarımız seferber olmuşlardı. Ellerinde ne varsa hepsini ortaya koyarak askerlerimize iyi beslenecekleri kumanyalar hazırlayıp dağıtmışlardı. Kadın yalnız savaşlarda değil, günlük hayatta da en büyük üretkendir. Bu yüzden hiçbir düşüncenin kadını bir eşya gibi görmeye hakkı yoktur. Ne yazık ki bazı siyasi partilerde kadın her zaman arka plana itilmek istenmektedir. Kadınlarımızın bu partilerin tuzağına düşmemeleri gerekir. Kadınlar özgürlüklerini kaybedecek olurlarsa yeniden kazanabilmek için yine bir Mustafa Kemal gerekir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Koca Bir Çınar

Koca Bir Çınar
Dün gece torunum ile birlikte GEZİ eylemine katılmıştık. Torunum delikanlılığa ilk adımını attığı bu yıllarda Silivrili olmaya da ilk adımlarını atmış bulunuyor. Gerçi okulların tatile girdiği her yaz aylarını yanımızda geçiriyordu ama o aylar yaşamının geçici bir bölümüydü. Lise eğitimi Silivri’deki Mektebim okullarının Fen lisesinde başladığı için en az üç yıl daha bizim gibi Silivrili olacak. Çok katılmak istediği bu eylemde onu yalnız bırakmamak için eyleme onunla birlikte katıldık. Olağan üstü güzellikteki bir ses İstanbul şarkısını okurken biz de kalabalığın arasına katıldık. Bir ara müthiş bir alkış koptu. Dönüp baktığımızda siyahlar giyinmiş, beli iki büklüm olmuş, bir elinde bastonu, diğer elinde bir yüzünde Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün fotoğrafı, diğer yüzünde ulusal şairimiz Nazım Hikmet’in fotoğrafı olan bir pankart tutuyordu. Çevik adımlarla yürüyüp sahneye çıktı. Az sonra mikrofonu eline alıp beni iyi dinleyin gençler diye haykırdı. Ben yüz on yaşındayım. Düşman işgalini de gördüm, Atatürk’ün elini de öptüm. Cumhuriyet kolay kazanılmadı dedi ve bir şiir okudu. Yaşlı kadın gecenin yıldızı olmuştu. O kadını görüp dinledikten sonra kendimden utandım. Artık yaşlandım. Siyaseti gençler yapsınlar dediğim için. Benden otuz iki yaş büyük olan o yaşlı kadın halen siyasetin içindeyse benimki sorumluluklardan kaçmaktan başka ne olabilir ki?
Facebook’ta CHP İstanbul gençlik kolu yönetiminde bulunmuş olan ortanca oğlum M. Özgür Nevres’in ne yaptığına bakıyorum. Oğlum Taksim’deki eylemin içinde. Babanın bıraktığı yerden görevi devraldığın için seninle gurur duyuyorum diye yazdım. O da yanıt vermiş. Ben de seninle gurur duyuyorum baba demiş. Özgür bir arkadaşının başına gelenleri paylaşmış. İnanın tüylerim diken gibi oldu. Panzer bir arabayı sıkıştırıyor. Arabanın içindekiler çığlık çığlığa yardım istiyor. Etraftan gelenler panzer sürücüsünü durdurmak istiyor ama sürücü inadına sıkıştırıyor. Yardıma gelenler arabanın içindekileri büyük bir zorlukla çıkarıp ölümden kurtarıyorlar. İnsan olan böyle bir şey yapar mı?
Facebook’ta gezinti yapıyorum. Oğullarım, yeğenlerim ve kafa dengi arkadaşlarımın neredeyse tamamı orada. Tümü de Atatürkçülük bayrağını ellerinden düşürmüyorlar. Bu durum beni çok mutlu ediyor. Oğullarımın üçü de GEZİ protestolarını destekler durumda. Karagöl’ler, Şengül’ler nerdeyse tam kadro protestocular arasında. Aralarında bir tek Amerikan üniversitelerinde öğretim üyesi olan kızım Doktor Hediye Nevres yok. Bu denli uzak bir yerden katılımını beklemek haksızlık olur. Üstelik iki çocuğuna iyi bir gelecek sağlama çabasında. Oğlu tıbbı bitirdi. Halen ihtisasını yapıyor. Kızı ise bu yıl üniversite eğitimine başladı. İleride emekli olduğunda o da mutlaka aramıza katılmış olacak. Zira o da kardeşleri gibi tam bir Atatürkçü ve devrimlerinin savunucusu.
Duyarlı halkımız bu güne kadar hep sessiz kalmayı yeğlemişti. İktidar yaptıklarıyla bardağı taşırınca bu günlerde yaşamakta olduğumuz olaylara gelindi. Tarihimizi iyi bilenler Avrupa ülkeleri reform üzerine reform yaparlarken, sanayide dev adımlar atarlarken Osmanlı yöneticileri borç para ile köşkler, saraylar ve camiler yapıyorlardı. Teknoloji geliştiremedikleri ve sanayiye yatırım yapmadıkları için savaş ve savunma için gerekli olan silahları ancak gelişmiş olan ülkelerden satın alabiliyordu. Satın aldıkları silahlar ise ileri teknolojiye sahip silah kullananların karşısında yetersiz kalıyordu. Bu yüzden de Osmanlı girdiği her savaşı kaybediyordu. Kazandığı savaşları bile masa başında kaybediyordu.
Osmanlıların son zamanlarındaki duruma düşmemek için bu ülkenin savurganlığa, cami üzerine cami yapmaya, lüks arabalar ve uçaklar satın almaya değil, ileri teknolojiye sahip sanayiye yönelmesi gerekir. Ancak ileri teknolojilere sahip sanayiler güçlü bir devlet olmamızı sağlar.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Aklımızda Bulunsun

Aklımızda Bulunsun
Değerli okuyucularım. Günlük yaşamımızda bilmemiz gereken birçok konular vardır. Bu konulardan biri yeni almış olduğunuz cihazları açmadan önce mutlaka cihazın gövdesine elinizin tersiyle dokunun. Eğer cihazda elektrik kaçağı var ise kaçakların çoğu yaşamsal önem taşımaktadır. Örneğin evimize bir elektrikli cihaz aldık. Firmanın teknisyeni gelip cihazın kurulumunu yapıp gitti. Kurulan cihazı ilk kez kullanacağınız için cihazı kullanmaya başlamadan önce, bir güvenirlilik testi yapın. Kurulumu tamamlanmış olan cihaza elinizin tersiyle dokununuz. Eğer cihazda elektrik kaçağı varsa eliniz sert bir refleksle savrulacaktır. Bu cihazı tutacak yerinden elinizle tuttuğunuzda refleksle elleriniz kasılacağından cihaza yapışıp kalacaktır. Bunun sonu ölüm olabilir. Pratik bilgilerle nazari bilgiler arasında çok fark vardır. Bu nedenle deneyimlerin kazandırdığı bilgilere önem vermek gerekir. Bu pratik bilgilerinin önemini yaşadığım bir olaydan örnek vererek belirteyim. Dükkanımın sahibinin oğlu elektrik mühendisiydi. Bir gün morali çok bozuk olarak yanıma geldi. Abi bir pano monte edeceğim ama parçaların hiç biri yerine uymuyor Ona bir bakar mısın dedi. Tamam, bakayım dedim. Dükkanına gittim. Panoya ve şemaya baktıktan sonra sizi üniversiteden nasıl mezun etmişler? Neden bu şemanın matbaada ters basılmış olabileceğini düşünmüyorsun dedim? Öyle şey olur mu be abi dedi. Ben de bu şemayı cama daya Çıkan çizgilerin üzerinden kalemle geç. Eğer çizdiğin şema yine uymuyorsa bana yine gel dedim. Aradan iki saat kadar geçtiğinde mühendisimiz elinde bir paket çay ve bir paket de kesme şeker ile geldi. Yakınımızda çay getirtebileceğimiz bir yer olmadığı için çayımızı kendimiz demleyip içiyorduk. Keyfi oldukça yerine gelmiş görünüyordu. Karşımdaki korluğa oturduğunda, sana çok önemli bazı öğretilerde bulunacak olsam kızmazsın değil mi diye sordum? Hiç kızar mıyım be abi dedi? O halde iyi dinle ve belleğine söylediklerimi iyice yaz dedim. Öncelikle sol elini unutacaksın. Sürekli tek elle, yani sağ elinle çalışmaya alışacaksın. Kösele tabanlı ayakkabı giymeyeceksin. Sürekli elektrik ile temas halinde olacağın için daima kaliteli pense, yan keski ve kargaburnu kullanacaksın. Tümünün de sapları lastik kaplama olacaktır. Şunu hiçbir zaman aklından çıkarma. Kalbin üzerinden atmış beş mili amper akım geçerse ölüm kaçınılmaz olur. Kalp solda olduğu için sağ el ile çalışmaya alışmak yaşamının sigortası olur. Eğer elektrik akımına kapılacak olursan bağırarak gerilen sinirlerini yumuşatmaya çalış. Bu şekilde hem yaşama şansını arttırır, hem de etrafta bulunanların yardımına gelmelerini sağlarsın.
Yaklaşık beş yıl sonra Ortaca’dan geçerken o mühendis arkadaşımın yanına uğradım. Berbat bir durumdaydı. Ne olduğunu sorduğumda sayende hayattayım ağabey dedi. Eğer bana söylediklerin olmasaydı şimdi hayatta olamazdım. Beni ayağımdaki lastik tabanlı ayakkabılar kurtardı dedi. Kurtulmuştu ama yine de vücudunun bir bölümünde kısmi bir felç vardı. Elektrik konusunda bilen de konuşuyor bilmeyen de. Biri tahta sandalyenin üzerine tavuk gibi tünemiş. Birinin elinde bir elektrik kontrol kalemi, tünemekte olan kişinin neresine dokundursa kontrol lambası yanıyor. O gösteriyi izleyenlerin kaçı elektriğin tek devre ile etkili olamayacağını bilir. Vat ile voltu, volt ile amperi birbirinden ayıramayanlar mı? Kuşların yüksek voltajlı tellerin üzerine konduklarında bile etkilenmemeleri, elektrik devreyi tamamlamadığı içindir.. Bu gösteriyi izleyenlerden aynı gösteriyi yapmaya kalkışanlar olabilir. İşte öyle bir gösteri gösteriyi yapanın hayatına mal olur.
Televizyonlarda bol, bol elektrik ve yakıt tasarruf cihazlarının tanıtımı var. Kesinlikle belirteyim. Bu cihazların hiç biri işe yarayacak ürünler değil. Tümü de aldatmacadır. Aldandığımdan değil, okuyucularıma güvenli bilgi verebilmek için bir tane satın aldım. Üzerinde bir arıza durumunda kesinlikle cihazı açmayın. Servisine götürün diyor. Diyor ama her hangi bir servis kaydı yok. Üstelik cihazın açılacak bir durumu da yok. Kırarak açtım. Cihazın elektrik tasarrufuyla ilgili uzaktan ve yakından hiçbir ilgisi yok. Cihaz basit bir parazit giderici bir cihazdı. Üstelik en kalitesiz malzemelerle imal edilmişti. Belli ki imal eden de nasıl olsa işe yaramayacak diye en kalitesiz malzemeyi kullanmıştı. Bu günlerde yakıt tasarruf cihazı kampanyası var. Fiyatını yüz doksan dokuz liradan doksan dokuz liraya düşürmüşler. İki mıknatıs parçasını bir kutuya koy. İşe yaramayacağını bile, bile doksan dokuz liraya pazarla. İki parça mıknatısla yakıt tasarrufu sağlanacak olsaydı üretici firmalar o iki parça mıknatısı koymaktan kaçınmazlardı.
Değerli okuyucularım. Hiçbir şekilde bu aldatıcı reklamlara aldanmayın. Evinize yeni aldığınız elektrikli cihazları elinizin tersiyle kontrol etmeden kullanmaya başlamayın.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Gazetecilik Ve Ben

Gazetecilik Ve Ben

Bin dokuz yüz elli sekiz yılında gazeteciliğe başladım. Yani elli beş yıl önce. O günden bu güne hep amatör kalmayı yeğledim. Gazeteciliğe Ege bölgesinin CHP yayın organı olan Sabah Postası adlı gazetesinde muhabirlikle başladım. Bedeli ne olursa olsun haksızlıklara tahammül edemem. Menemen’in Boz köy’ünün ovası bataklıktı. CHP Gençlik Kolu Yöneticisi olarak ilçe yönetimiyle birlikte yaptığımız çalışmalarla bataklığı kurutup köye iyi bir ova kazandırmak için yaptığımız girişimler iyi sonuç verdi. İş makineleri ovanın ortasından açmaya başladığı kanalla ovanın kurtuluşunun ilk adımını attı. Bu sırada kanal açmakta olan iş makinesinin kepçesine kurşun künkler takıldı. Künkler EOLY federasyonunun en büyük devleti ve liman kenti Simerina’ya Dumanlı dağdan su taşıyan künklerdi. Define avcılığı yapan biri Demokrat Partiye olan yakınlığından yararlanarak künklere el koymak istedi. İzmir Arkeoloji Müzesinin Müdürü Hakkı Gültekin künkleri müzeye kaldırtınca bakanlıktan kendisine künklerin adı geçen kişiye verilmesi için telefonla emir verildi. Hakkı Gültekin’in yanıtı kesindi. Sayın bakanım siz bana yazılı bir emir gönderirseniz dilerseniz o şahsa müzeyi de teslim ederim. Bu sert çıkış sayesinde künkler Arkeoloji Müzesine kalmıştı. Konuyu Sabah Postasında haber yapmıştım. Gazetede çalışanlardan biri haberden benim adımı silip kendi adını yazmış. O kişiye nedenini sorduğumda haber açığım vardı o yüzden kendi adımla yayınlattım dedi. Hemen gazetenin Menemen temsilciliğinden istifa ettim. Temsilcilik için Demokrat İzmir gazetesine başvuruda bulunduğumda biri üniversite öğrencisi olmak Üzere dört başvuru var. Sen beşincisin ve ortaokul ikiden terksin. Bu nedenle size temsilcilik veremem dediğinde, bu güne kadar Sabah Postası gazetesinin temsilcisiydim. Az önce istifa edip ayrıldım dediğimde, o halde bize bir ay bol, bol haber geç. Geçilen haberlere göre tercihimizi yapalım dedi.

Bir ay sonra gazeteye gittiğimde Nurdoğan Taçalan (gazetenin haber müdürü, daha sonra da Bülent Ecevit’in danışmanı olmuştu) önündeki çekmeceyi açtı. Bir tomar kâğıt çıkardı. Bunlar diğer dört kişinin haberleri. Nasıl bir haber yaptıklarını anlayamadım. Haberin düzeltilecek yanını da bulamıyorum. Oysa senin yaptığın haberlerde bir kelime bile değiştiremiyoruz. Sen gerçekten ortaokul ikiden terk misin diye sordu? Aynen öyle dedim. İki fotoğraf istedi. Verdim. Hemen temsilcilik belgemi doldurup verdi. Muğla’ya yerleştiğimde Ulus gazetesiyle birlikte Demokrat İzmir gazetesinin temsilciliğini üstlendim. Arada kırgınlar da oldu ama benden vazgeçemediler. Bu iki gazete kapanıncaya kadar temsilciliğim sürmüştü. O zamandan bu yana gazeteciliğimi hiçbir çıkar beklemeden sürdürmekteyim. Silivri’ye ilk yerleştiğimde Manşet gazetesinde yazmaya başladım. Köşe yazarlığım beş yıl kadar sürdü. Genel Yayın Müdürü köşe yazısında Mersin’de bayrağımızı yakan iki çocuğun masum ilan edince o gün gazetedeki köşe yazarlığımı sonlandırdım. Kısa bir süre sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir gazetede yazdıysam da özüyle sözünün bir olmadığını görerek o gazeteden de ayrıldım. Bir süre de yine sosyal demokrat olduğunu söyleyen birinin gazetesinde yazdıysam da uzun sürmedi. Gazete sahibinin iç yüzünü öğrenince gazeteden ayrıldım. O günden bu yana Haberdar Gazetesinde yazmayı sürdürüyorum.

Nedense karşıma çoğunlukla kendi çıkarlarından başka düşünceleri olmayan kimseler çıkıyor. Altı yıl kadar Muğla’nın Devrim adlı gazetesinde köşe yazarlığı yaptım. Gazetenin sahibi bir yazımda CHP yi eleştirdiğim için çok fena bozulmuştu. Bana Muğlalılar Muğla haberleri istiyorlar deyince ben muhabir değil köşe yazarıyım deyip gazeteye yazı göndermeyi sonlandırdım. Altı, yedi sene de Menemen’in Sesi gazetesinde köşe yazarlığı yaptım. Önceleri CHP ye yakınlığıyla bilinen gazete ne olduysa oldu. Birden AKP yandaşı oldu ve benim adımı yazarlar listesinden özür dilemeye bile gerek görmeden çıkardı. Çıkarsa ne olur, çıkarmasa ne olur? Yazdıklarımın karşısında tek kuruş dahi almışlığım mı vardı? Ben sosyal demokrat bir düşüncenin adamıyım. Bu nedenle halkımız yararına her türlü çalışmayı hiçbir çıkarım olmadan yaptım. Bir süre önce Antalya’da bir İnternet sitesinin yöneticisi benden yazılarımı kendilerine de göndermemi ısrarla rica etti.. Oysa ben yazılarımı Alanya’da yayınlanmakta olan bir gazeteye gönderiyordum. Öyle olsun dedim ve yazılarımı göndermeye başladım. Meğer adamın niyeti beni DİM medyadan koparmakmış. Başarılı da oldu. Başarınca da adımı yazarlar listesinden çıkarıverdi. Keşke Antalya’nın geçen dönemdeki CHP li milletvekili Feridun Baloğlu’na bu kişinin nasıl biri olduğunu sorsaydım. Böyle durumlarda benim kaybedeceğim hiçbir şey yok. Nasıl olsa yazılarımı kendi sitemde yayınlıyorum. Birçok gazetenin okurundan daha çok okuyucum var. Bu da bana yeter ve artar bile.

Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Çözümsüz Çözümlenebilecekler

Çözümsüz çözümlenebilecekler
Televizyon haberlerinde İstanbul’un sabah trafiğini izliyorum. Tüm arterlerde müthiş bir trafik sıkışıklığı var. Çözümsüz görünen bu sıkışıklığı ortadan kaldıracak çözümler var ama bunu kim yapacak? Kim uygulayacak? Önce trafik sıkışıklığına neden olan olumsuzlukların ortadan kaldırılması gerekir. Trafik sıkışıklığının en yoğun olduğu arterlerin kameralarla donatılması gerekir. Ağır vasıtalar için olan bölümü kullanmaktansa mevcut şeritlerin tümüne yayılan kamyoncuların kendilerine ayrılan yoldan ilerlemeleri sağlanmalıdır. Ağır yükleri yüzünden trafiğin akışına uyum sağlayamayan kamyonlar trafiği olabildiğince yavaşlatmaktadır. Bir de kıt beyinli makasçı magandalar var. Bunlar ne trafik kuralı tanıyorlar, ne de yolu paylaşmakta olduğu sürücülere zarar vereceklerini düşünüyorlar. Varacakları yere üç beş dakika önce varsın da ne olursa olsun. O makasçıların neden olduğu kazalar yüzünden trafik sık, sık kesintiye uğruyor.
Bir gün Silivri’den çıktık. İstanbul Gaziosmanpaşa’ya gideceğiz. Trafik inanılmayacak kadar kötü bir durumda. Hava soğuk. Pis bir yağmur da yağıyor. Akşam karanlığı bastığında görüş mesafesi olabildiğince kısalıyor. Buna rağmen makasçı magandalar cirit oynuyorlar. Eğer yol boyu kameralarla donatılmış olsaydı ne o magandalar makas atabilirlerdi. Ne de kural tanımaz kamyoncular tüm şeritlere yayılarak trafiğin o denli ağır akmasına neden olmazlardı.
Şunu kesinlikle kabul etmek gerekir. İstanbul’un ana arterleri oldukça yetersiz. Bu durumda deniz yollarından yararlanmak gerekmez mi? Gerekir ama kim yapacak? Üçüncü köprünün ihalesi yapıldı yapılacak. Üçüncü köprüye bağlanacak olan yolların çevresindeki araziler para babaları tarafından parsellenmiş bile. Güya o yolların nereden geçtiği bilinmeyecekti. Konu ile ilgili tüyo alanlar binlerce dönüm arazileri çoktan satın almışlar. Bu yollardan haberleri olmayan arazi sahiplerinin arazilerini yok pahasına elden çıkarmışlarsa ne gam? Gün gelecek ben ne yaptım diye dövünecekler ama giden gitmiş, elden ne gelir? Madalyonun bir de öbür yüzü var. İki köprünün yükünü çekemeyen yollar, üçüncü köprünün yükünü nasıl çekecek?
Biz çok büyük işler yapıyoruz. Başarıda başarıya koşuyoruz diyen yöneticilere bir uyarıda bulunmak istiyorum. TV8 de bu gün yayınlanan programı alıp izlesinler. İzlerlerse eğer Seul’un muhteşem görüntüleri için ne derler? Seul’deki parkların içinden akmakta olan pırıl, pırıl suları gördüğümde aklıma Antalya geldi. Bir zamanlar (Haşim İşcan zamanında ve daha sonra) Antalya’nın ana caddelerinde gürül, gürül sular akardı. Vali Haşim İşcan klimaların henüz yaygın olmadığı o dönemde esnafın serinlemesi için Düden’den alına suyu ana caddelerden akıttırmış. Ne yazık ki daha sonra gelen yöneticiler bu güzel ve yararlı eseri korumayı ve yaşatmayı becerememişler. İnşallah Haşim İşcan parkını da bu duruma düşürmezler. Zira biz yapmayı değil, yıkmayı ve yok etmeyi çok severiz.
Silivri’de trafiğe kapatılan köprünün yıkılma tehlikesi arz ettiğini en az yedi yıl önce yazmıştım. Onunla da yetinmeyip taşların kaydığı yerlerin fotoğraflarını çekip Manşet gazetesinde haber olarak yayınlanmasını sağlamıştım. Köprünün tehlike arz ettiğini ne yazık ki bunca yıl sonra fark edebildiler. Bu köprü onarılacaksa neyi bekliyorlar? Yılın en kurak mevsimine girmiş bulunuyoruz. Yine yıllar önce Boğluca deresinin temizlenmesi için ne yapılması gerektiğini yazmıştım. O dönemin belediye başkanı Sayın Hüseyin Turan yazımdaki gibi derenin denizle bağlantısını kesmiş ve derenin içindeki suyu boşalttırarak kokuya neden olan tüm pislikleri temizletmişti. Temizlenen derenin içinde top oynayarak şov yapmıştı. Boğluca deresinin temiz kalması için dereye arıtılmamış atık sularının dökülmemesi gerekir. Üç bin sekiz yüz metre uzunluğundaki dereyi kirletenler bulunamıyorsa, bulamayanlara yazıklar olsun. Şimdi elde yeni bir fırsat var. Köprüdeki kayan taşları yerine yerleştirmek için dere yatağı nasıl olsa yeniden temizlenecek. O dere temizlenirken atık sularıyla dereyi kirletenler bulunup yaptıklarına pişman edilmelidirler. Daha sıcaklar tam bastırmadan bu derenin kokusuna burunlar kapatılmadan bile tahammül edilemiyorsa bunun önlemini almak gerekir. Dereyi kirletenler için önlem alınamıyorsa, o günkü yazımda belirttiğim gibi derenin ağzına bir kapak yapılarak dere yatağı sık, sık temizlenmelidir. Temizlik işi yapılırken kolaya kaçıp suyu daha önce yapıldığı gibi suyun yüzeyine boşaltılmamalıdır. Boşaltılan sular denizin kırk metre derinine şarj edilmelidir ki kokuya neden olan bakteriler yok olsun.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com