Kaza mı Cinayet mi

Kaza mı Cinayet mi
Haftanın altı günü Kumluktaki evimden Parkköy’deki Mektebim Okulu Fen lisesine torunum Can Nevres’i götürüp getiriyorum. Sabah ve akşam gidiş gelişlerinde genelde trafik yoğun oluyor. O yolda azami hız doksan kilometre olmasına rağmen birçok sürücü için o hız çok düşük kalıyor. Doksan kilometreye yakın bir hızla giderken dahi birçok araba, bunlara kamyon ve otobüslerde dahil, adeta yanımdan rüzgar gibi geçip gidiyorlar. Kimileri de iki yüz metre mesafeden selektör yaparak yolu aç uyarısı yapıyor. Yolun nesini açacağım? Zaten hız sınırının sınırında gidiyorum. Kamyonu sollamışım. Kamyonu geçmeden sağa kaçma şansım hiç yok. Yirmilik maganda belli ki çok kızmış. İlk makası bana attıktan sonra diğer arabalara makas ata ata yola devam etti. İstanbul’a bir şey yetiştirecek galiba diye düşündüm. Tam bu sırada sağımızdaki yan yola geçerek iyice hızını kesti. Maganda belli ki egosunu tatmin ediyordu. O makasları atarken bir kazaya neden olabileceğini kendisine vereceği zarardan daha fazlasını başkalarına vereceğini aklına getiriyor mu? Getirmiş olsa o şekilde araba kullanır mı? İki gün önce aşırı hız yapan bir trafik magandası direksiyon hakimiyetini kaybedip bir kişinin ölümüne üç kişinin de yaralanmasına neden olmadı mı? Hem de bir okul önünde.
Geçmişte sanayi sitesine giriş ve çıkışlarda sık sık kazalar oluyordu. Belediye kazaları önlemek için oraya muhteşem bir kavşak yaptı. Bundan böyle orada kaza olması için sürücünün ya aşırı sarhoş olması ya da beyinsiz biri olması gerekir. Yapılan kavşak kazaları önleyeceği gibi yola şahane bir güzellik de katmış oluyor. Sanayi sitesinde girişte yaşanan sıkıntının benzeri Mektebim okuluna giden yan yolda yaşıyoruz. Kural tanımazlar o daracık yan yola ters yönden girdiklerinde kendi araçlarını ve kendi canlarını güvence altına almak için soldan gitmekteler. Bu durumda Mektebim okuluna gitmekte olanlar E 5 e çıkmak zorunda kalarak can ve mal güvenliklerini tehlikeye atıyorlar. Bu olumsuzluğu ortadan kaldırmak için yan yol gidiş gelişe olanak verecek şekilde genişletilmeli, ya da ters yön olarak o yolu kullananlar engellenmelidir.
Mektebim okulunun bir de oto park sorunu var. Geçmişte arabalarımızı kiralık deponun önündeki boşluğa park ediyorduk. Perk ettiğimiz yer deponun sahibine aitmiş. Depo sahibi buraya arabaların park etmelerini yasakladı. Bu yerin karşısındaki yeşil alan otlarla kaplıydı. Otların arasında arabalara zarar verecek taşlar vardı. Bu durumu belediyeye bildirerek o alanın temizlenmesini rica etmiştim. Belediyemiz o alanın otlarını ve taşlarını temizletti ama park sorununda yeni bir sorun ile karşılaştık. Yağmurlu havalarda bu alan bataklığa dönüşüyor. O nedenle de o alanın büyük bölümü park yeri olarak kullanılamıyor. Önümüzde karlı havalar var. Bu günlerde dahi park sorunu yüzünden keşmekeşlik yaşanıyor. Bu keşmekeş içinde arabalar birbirine çarpa bilirler. İlk siftahı benim arabamda yaptılar. Daha kötüsü çocuklara da çarpa bilirler. Karlı havalarda ve don olaylarının yaşandığı günlerde okul çıkış saatlerinde park sorunu çok daha tehlikeli olacaktır. Bu olumsuzluğu ortadan kaldırmak için bataklığa dönüşen alana malzeme dökülüp alanın park edilecek bir yer olarak düzenlenmesi gerekir. Belediyemiz çocuklarımızın selameti için mutlaka bu düzenlenmeyi yapacaktır.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Kış Başlarken

Kış Başlarken
Yalancı bahar sonunda sona erdi. Meteorolojinin hava sıcaklığı on derece düşebilir uyarısı tam olarak tutmadıysa da bedenimizde ani şok etkisi yapan soğuk hava olması gerekenden çok daha fazla etkili oldu. Sokaklarda yaşayan insanlara yardımcı olmaya bizim gücümüz yetmez. Onlara devletin bakması gerekir. Belediyeler naylondan çadırlar kurdurup o zavallıları koruma altına alabilir. Sokak hayvanları için ise durum çok daha farklı. Don olaylarının yaşandığı günlerde kediler ve köpekler çöp bidonlarına atılmış yiyecekler dondukları için karınlarını doyurabilecek yiyecek bulamıyorlar. Soğuk günlerde yedi saat yiyecek bulamayan kediler, on sekiz saat aç kalan köpekler ölüyorlar. İşte burada insanlarımıza çok önemli bir görev düşmektedir. Don olaylarının yaşandığı günlerde aç hayvanlara yedirmek üzere kedilerin ve köpeklerin yiyebileceği yiyecekleri evimizde bulundurmalıyız. Bu arada kuşları da unutmamalıyız. Yıllar önce Menemen’de Vakıf çayırı mevkiindeki on dört dönümlük arazimizin tamamına marul dikmiştim. O yıl kış çok sert geçiyordu. Marul kesmeye gittiğimde minik bir kuş kesmiş olduğum her marulun dibinde yiyecek bulmaya çalışıyordu. Ertesi gün cebime bir avuç buğday koyarak tarlama marul kesmeye gittim. Her kestiğim marulun dibine birkaç tane buğday bırakıyordum. Her gün beni tarlamda karşılayan o minik kuştu. Buğdayı avucuma koyup bekledim. Uçup avucuma kondu. Onu her gün avucuma koyduğum buğdaylar ile besliyordum. Nerden bilirdim bu samimiyetin bir gün onun sonu olacağını. Bir işçi götürmüştüm bahçeye. Zira o gün çok marul kesmem gerekiyordu. Bir ara işçinin elinde benim minik kuşumun cansız bedenini gördüm. Kuş yanımıza geldiğinde işçim şapkasıyla vurup öldürmüş. Elimdeki testereyi gırtlağına doğru savurmamak için zor tuttum kendimi. Hemen onu tarlamdan kovdum. Bu olaydan sonra bir daha yaban hayatının kuşlarıyla yakınlık kurmamaya çalıştım. Don olan günlerde bir kap içine buğday doldurup arka bahçeme koyuyorum. Acıktıkça ağaçtan inip doyasıya yiyorlar.
Her zaman, zaman ne çabuk geçiyor diyoruz. Bırakınız zamanı yıllar bile o denli çabuk geçip gidiyor ki geçen yıllar sanki daha dün gibi. Otuz yıl önceydi. Menemen’de belediye başkanlığı adaylığımda tam sekiz bin el ilanı bastırıp dağıttırmıştım. Toplantılarda ben yapacaklarımı sabun köpüklerine değil, kalıcı kâğıtlara yazdım. O kâğıtları iyi saklayın. Seçilecek olursam vaat ettiklerimi başaramazsam yüzüme vurursunuz diyordum. Neydi vaatlerim? Ekile bilir arazilerin bir karışına dahi imar izni vermeyeceğim. Menemen şehir kullanma suyu sıkıntısı çekerken Menemen’e ait olması gereken yirmi üç artezyen kuyusundan on ikisi İzmir’e, on bir tanesi de Aliağa PETKİM e su pompalanıyor. Oysa yasaya göre bir yörede çıkan suyun ancak yörenin tüm ihtiyacını karşıladıktan sonra artanı alına bilir. Bu kuyuların tümüne el koyup ilçemizi bol suya kavuşturduktan sonra artanını ihtiyacı olanlara para ile satacağım. Kötü koku ve pislik üretim yeri olan pis kanalın üstünü kapattırıp Menemen’imizi bu pis kokulardan arındıracağım. Menemen sürekli verimli ovamıza doğru gelişiyor. Bu kötü gidişi durdurmak için verimsiz tepeleri imara açacağım. Eski ve geri kalmış mahallelerimizin kalkınmasını sağlamak için İzmir caddesine cadde kimliği kazandıracağım. Belediyenin yanındaki Demirciler çarşısı denilen mezbeleliği kaldırıp yerine modern bir belediye binası ve pasajlar yaptıracağım. Seksen tane dükkânla sanayi sitesi olmaz. En az üç yüz dükkânlı bir sanayi sitesini Korkulu derede kuracağım. O gece kondu sanayi dükkânlarının yerine havuzlar ve çay bahçeleri yaptıracağım demiştim. Benim düşündüğümü Menemenliler anamadılar ama Eskişehirliler çok iyi anladılar. Bu söylediklerimin üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra pis kanalın üstünün kapatılmasının gerektiğini anladılar. Otuz yıl sonra da Demirciler çarşısının yıkılıp yerine modern bir belediye binası yapılması gerektiğini anladılar. Menemen’de trafik tek bir cadde üzerinde yoğunlaştığından trafik olabildiğince laçka olmuş. Kimsenin aklına İzmir caddesini cadde sayılacak şekilde genişletip trafiğin yükünü oraya aktarılması gerektiğini düşünemiyorlar. Tamamen dolmuş olan mezarlığa ölüler nasıl gömülüyor diye düşünmek bile istemiyorum. Üst üste gömüldükleri belli değil mi? Eski başkan İlhami Gürsoy Sakal tepede yeni bir mezarlık yapmaya karar vermişti. Yeni Asır gazetesinin düzenlediği açık oturumda bunu gururla açıklamıştı. Orada mezarlık yapamazsınız. Hepinizin bildiği Eski Menemen ikinci Menemen’dir. İlk Menemen ise Sakal tepede kurulmuştur. Bu nedenle de orası sit alanıdır. Orada otuz santimden daha derin çukur açamazsınız. Otuz santime ölü gömüle biliyorsa yapın mezarlığı. Yok, gömülemiyorsa saçı bitmemiş yetim hakkını orada çarçur etmeyin demiştim. Ne yazık ki o günden bu yana yeni bir mezarlık yapmak için uygun bir yer bulamamışlar.
Araştırmacı bir gazeteci olarak yazdıklarım okunuyor mu diye bazen kuşkuya düşüyorum. Okunmasa Menemen’deki Taşhan, Büyükçekmece’deki Enver Paşa yalısı restore edilir miydi? Boğluca deresi bir kere de olsa temizlenir miydi diye düşünüyor ve yazmaya devam etme kararı alıyorum.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Değerli Okuyucularım

Değerli okuyucularım
Web sayfamda yazılarımın kaç kişi tarafından okunduğuna dair bilgi verilen bir sayfa var. Bu sayfanın alt tarafında yalnızca benim görebildiğim bir bölüm var. Google de yapılan bilgi araştırmalar için o bölüme şu konularda araştırılmalar var diye kayıt düşürülüyor. Bu günlerde en çok yapılan araştırma fidan dikim zamanı ne zaman ve nar ile ayva fidanları nasıl ve ne zaman dikilir. Kimilerine göre ekim ayı dikim ayıdır ama ben bunu uygun görmüyorum. Yaprak dökmeyen ağaçların fidanlarıyla köklü fidanların dikimine bu günlerde başlanması gerekir. Köklü fidanların dikimini aralık ve ocak aylarında yapılması tutma dediğimiz olayın sağlıklı bir şekilde sağlanması için gereklidir. Fidan bu aylarda dikildiğinde soğuk hava yüzünden sürgün vermeyecektir. Kökün gömülü olduğu derinlikte ısı dışarıdaki ısıdan daha yüksek olduğundan filiz sürme zamanına kadar kök gelişmesini sürdürür. Bu yüzden sürgün vermeye başladığında sürgünleri beslemekte zorlanmaz. Mart ile nisan ayında dikilenler kökleri dikildiği yerin toprağına henüz uyum sağlamadan sürgün verdiğinde kuruma olayları başlar. Oysa aralık ve ocak ayında dikilenler hiç fire vermeden dikildikleri toprağa uyum sağlarlar. Uyum sağladıkları için de kuruma olaylarına rastlanılmaz. Yeter ki kökler toprakla iyi sıkıştırtmış olsunlar. Dikildiğinde sulanacak olursa fidanın tutmaması için hiçbir neden kalmaz.
Çok sorulanların başında ayva ve nar nasıl ve ne zaman dikilir. Öncelikle bazı ağaçların tohumdan ve çekirdeklerinden, bazılarının da çelikleme ile yetiştirildiğini bilmek gerekir. Çekirdekten yetiştirilenlerin ikinci senesinde aşılanması gerekir. Zira çekirdekten çıkan fidanlar aslına dönme eğilimindedir. Yumruk iriliğindeki bir şeftalinin çekirdeğinden yetiştirdiğiniz fidanın meyvesi yediğiniz şeftalinin kalitesinde olamaz. Çelikleme ile yetiştirilen fidanlarda aşılama gerekmez. Eskiden zeytin ağaçları delice zeytinlere aşı yapılarak yetiştirilirdi. Bu da çok büyük bir zaman kaybına neden olmaktadır. Çeliklerin köklenmesini sağlayan çeşitli hormonlu ilaçlar vardır. Örneğin aura garden işimli ilaç ile bin beş yüz ile üç bin arasındaki çelikleri köklendire bilirsiniz. İlaç pahalı bir ilaç ta değil. Eğer fiyatı değişmemişse elli liradır. Çelikleri şubat ile mart ayında dikmek gerekir. Az çelik dikecekseniz ilaç kullanmanız gerekmez. Üç beş tane çeliği ayakaltında olmayan bir yere dikip köklendirdiğinizde tutmayan olursa o köklenmiş olanlardan söküp tutmamış olanın yerine dikebilirsiniz. Dikime gelince, on iki milimetre kalınlığında bir demiri veya eski bir fırça sapının ucunu sivrilterek dikim aracı olarak kullana bilirsiniz. Dikim aracınızı kırk beş derecelik bir eğimle toprağa sokarsınız. Aleti topraktan çıkardıktan sonra hazırlamış olduğunuz çeliği aletin açmış olduğu deliğe sokarsınız. Aynı aleti çeliğin yanı başına sokup çeliği saran toprağı sıkıştırırsınız. Bir de bolca su dökerseniz tutmamak diye bir durumdan söz edilemez. Bir de şu sorunun yanıtını vereyim. Hangi ağaçlar çeliklerden yetiştirilir? Tutmam demeyen ağaç ve ağaçların başında söğüt, dut, incir, ayva, nar ve üzüm asması gelir. Zeytin çeliği ise nazlıdır. Tutması için mutlaka ilaç kullanılmalıdır. Çelikten yetiştirilen zeytin fidanının üçüncü yıl zeytin vermeye başlayacağını unutmamak gerekir. Evimin bahçesinde karşılaştığım ilginç bir durumdan da söz edeyim. Bahçemdeki yeni yetme nar ağaçlarından kestiğim çubukları çeliklerken bir tanesinde hiç göz olmadığını gördüm. O sırada bahçemin etrafına o süslü plastiklerden çit çeviriyordum. Çok yumuşak şeyler olduğundan her ikisinin arasına demir çubuklar soktum. Birine de göz olmadığı için tutmayacağını tahmin ettiğim çeliği diktim. Bir de baktım baharın ilk günlerinde yeşerip filiz vermiş. Dikeceğiniz çeliklerin yaz sıcağından etkilenmemeleri için çeliği en az kırk santim derine dikmelisiniz. Toprağın tavı yüzeye göre derinde daha uzun süreli olduğu için fidan susuz kalıp kurumaz.
Değerli okuyucularım, fidan dikimi ve temini için karşılaşacağınız sorunların çözümü için bana yazabilirsiniz. Ozcan.nevres@gmail.com
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Beş Milyon Ağaç Fidanı

Beş Milyon Ağaç Fidanı
Sayın başbakan beş bin ağaç fidanı dikileceğini açıkladı. Şayet gerçekten dikilecekse olağan üstü güzel bir haber. Ama… Bu söylem akla birçok sorular getiriyor. Beş milyon fidan çok büyük bir rakam. Bu kadar ağaç fidanı ne zaman ve nerede yetiştirilmiş? Beş milyon fidanın dikileceği alan hazır mı? Eğer dikilecek fidanlar çam fidanı ise diğer orman ağaçlarına göre daha az yer gerektirir. Zira yetişecek olan çam ağaçlarının yanlara fazla kol atmadan dik olarak uzaması kaliteli çam kerestesi için çok gereklidir. Bunun en güzel örneği Bolu ormanlarıdır. Bu durumda dekar başına ortalama yüz elli fidan dikilmesi gerekiyor. Bu hesaba göre yaklaşık üç bin beş yüz dekar arazi gerekmektedir. Yani üç milyon beş yüz bin metre kare. Eğer bu kadar geniş alana beş milyon fidanı bu yıl dikeceğiz diyorlarsa buna tek kelimelik bir yanıt verilir. Olanaksız. Zira bunlar köklü fidanlar. Her biri için ayrı, ayrı çukur açılır. Teraslama yapılması gereken yerlerde teraslama yapılır. Bu fidanlar kurak mevsimlerde sulanmayacağı için toprağın iyi su tutmasını sağlamak için mutlaka teraslama yapılmalıdır. Aksi halde bütün emekler ve masraflar boşa gider.
Dün kara kış geleceğinin haberini vermişti. Gelmesi uzun sürmedi. Kara kış birden bastırdı. Isınmak için temiz ve ucuz diye herkes doğalgaza dönüş yaptı. En kaliteli ve en pahalı sobalar bile evde kalabalık yapmasın diye ya satıldı, ya da hurdaya verildi. (Ben de o elden çıkaranlardan biriyim.) Ucuz yakıt diye çoğumuz borçlanarak da olsa evimize doğalgaz ve kombi tesisatları döşettirdik. Hani gelen gideni aratır derler ya, doğalgaz işi de aynı oldu. Ucuz diye bağlandığımız doğalgaz cebimizi kombilerimizden daha fazla yakar oldu. Kömür ve odun sobalarını arar olduk. Yaşamakta olduğum villamız yazlık olarak inşa edildiği için kömür sobası kurup ateşin keyfini yaşamamıza olanak vermiyor. Salondaki şömine bize bakıyor, biz de şömineye. Zira şöminede yakılacak odunlarla ısınmanın olanaksız olduğunu biliyorum. Önümüz yanarken sırtımız buz tutar. Babaannemin kışlık evinde mutfak fırın ile yan yanaydı. Nedeni de fırında ekmek pişirildikten sonra közler mutfaktaki ocağa kolayca taşınsın diye. Köy ve kasabalarda yaşamamış olanlar için bu ocak denilen şeyi kısaca tanıtayım. Hani sosyetik şöminelerimiz var ya ona benzer bir şey. Aynı şömineler gibi duvar içinden giden bacası vardır. Şöminelerden biraz daha dar ve daha basıktır. Kimilerinde tencereyi ve tavayı oturtmak için on beş yirmi santim yüksekliğinde tuğladan veya taş ve topraktan yapılma iki duvar vardır. Kimileri is duvar yerine sacayağını kullanmayı yeğler. Sacayağında ateş yanlara dağıldığı için daha çok çalı çırpı veya odun yakılmasına neden olur ama duvarlı olana göre mutfağın içini tam olarak ısıtamasa da az da olsa havanın soğukluğunu kırar. Dedem yüz elli dönüm bağını ve zeytin ağaçlarını budattıktan sonra çıkan çalıları ve odunları evinin geniş avlusuna yığardı. Avluda çalılardan ve odunlardan küçük bir tepe oluşurdu. Babaannem o tepeden kucak dolusu çalı çeker, çalıları kırıp, kırıp ocağa atarak alevinde toprak güvecinde yemeğini pişirirdi. Ocağın başında önü iyice ısınsa da, çalılardan çıkan alev yüzünü yalasa da sırtının ısınması olası değildi. Zira mutfağın kapısı çakma kapı idi. Her tarafından içeriye soğuk hava giriyordu. Belki bu yüzden bende şömineyle ısınamam diye bir ön yargı var. Bir de hava bozuk olduğunda, rüzgâr bacayı bastırıp tütmeye neden olduğunda her taraf is olur ve salonun her yıl badana edilmesine neden olur. Böyle çilelere katlanmamak için doğalgazı kullanmaya zorunlu değil mahkûmuz. Gelelim madalyonun öteki yüzüne. Doğalgaz niye bu kadar pahalandı? Neden sekiz milyar liraya mal olan doğalgaz tüketicilere elli beş milyar liraya mal oluyor. Bunun nedenini ben biliyorum. Bir de her türlü zamma karşı gıkı dahi çıkmayan AKP yanlıları da bilseler işte o zaman fiyatlar aşağı çekilmeye başlar. Bu yıl doğalgaza zam olur diye kimse korkmasın. Zira önümüzde yerel seçimler var. Bir de genel seçimler atlatıldı mı işte o zaman göreceğiz yapılacak zamların ne menem şey olduklarını.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Namus Örtmekle Aklanmaz

Namus Örtmekle Aklanmaz.
Değerli okuyucularım. Günümüzde ülkenin tüm sorunları ötelenmiş, varsa yoksa türban konuşulur olmuş. Ben kapanmak konusunda okuyucularımın dikkatini bir konu üzerine yoğunlaştırmak istiyorum. Belki dikkatinizi çekmiş olabilir ama üzerinde durmamış olabilirsiniz. Bir televizyon kanalında kayıp insanların arandığı bir program var. Eğer o programı izliyorsanız genelde evden kaçan küçük çocukların kapalı, tutucu ailelerin çocukları olduğu dikkatiniz çekmiştir. Tutucu aileler çocuklarının kendilerince namuslu olmalarını sağlamak için ağır bir baskı uygulamaktadırlar. Ergenliğe giriş dönemi çocuklar için en tehlikeli dönemdir. O dönemde kendilerini olağan üstü güce sahip olduklarına inanırlar. Her şeyin en iyisini onlar bilir. Her şeyin en iyisini onlar yapar. Aileler özellikle anneler bu dönemde alttan almazlarsa, onlara arkadaşça davranıp dert ortağı olmazlarsa çocuk annesini de, babasını da kendisine rakip, hatta düşman görür. Eğer arzu ettiği üstünlüğü sağlayamazsa tek umarı evden kaçmak olur. Nasıl olsa artık büyümüştür. Kendisine oldukça özgür yepyeni bir dünya kurabilir. Evden kaçmakla kendisini alt edemeyeceği bir felaketin içine düşebileceğini aklına bile getirmez. Henüz on beş yaşındayken evinden kaçan kız veya oğlan geçimini sağlamak için ne yapacaktır? Gerçi o yaşta her çocuğun gönlünde bir aslan değil, film ve dizi artistliği, zengin bir eş bulmak yatar. İş konusunda eğitim almış olanlar bile iş bulamazken bu eğitimsizlerin iş bulmaları olası mı? Peki, bu çocuklar nasıl cesaret edip de bilmedikleri bir yaşama yelken açıyorlar. Nasıl cesaret etmesinler ki. Ailelerinden kara taassubun gereği olarak öyle ağır baskılar görüyorlar ki çocukluklarını bile yaşayamıyorlar. Bu baskı canlarına tak ettirdiğinde, bundan kötüsü olamaz deyip, her şeyi göze alıp evlerinden kaçıyorlar. Sonra da anneleri babaları iki gözleri iki çeşme kayıp programlarında umar arıyorlar. Oysa anne ve babaların çocuklarıyla arkadaş olmaları, dert ortağı olmaları gerekir.
Bir gün bir dostumu ziyaret için hastaneye gitmiştim. Hastaneye henüz çocuk yaşta diyebileceğim oldukça genç ve güzel bir kız getirdiler. Kız ağlıyor, çığlık atıyor, üstünü başını parçalıyor. Kızı hemen doktorun muayene odasına götürdüler. Kızın hastalığının ne olduğunu merak ettiğimden kız doktorun odasından çıkarılıncaya kadar arkadaşımla sohbetimi sürdürdüm. Kızı dışarı çıkardıklarında kızın babası hemen doktorun yanına gitti. Kız mucizevî bir şekilde sakinleşmişti. Belli ki kendisine güçlü bir sakinleştirici vermişlerdi. Babası merakla doktora kızımın nesi var diye sorduğunda doktor gülerek kızının hiçbir şeyi yok. Kızını tez zamanda evlendir ki bu dertten kurtulun dedi. Belli ki kız isteri hastasıydı. Eğer bu kız annesi ve babasıyla arkadaş olabilseydi ve sırlarını onlarla paylaşa bilseydi o duruma düşer miydi? Çocuk ağır bir baskı altına alınıp kafasını da lahana gibi sardırdıklarında, yerleri süpüren eteklik veya elbise giydirdiklerinde namuslarını tam bir koruma altına aldıklarını zannederler. Çocuklarının yüreğini yakan gençlik ateşinden haberleri bile olmaz.
İçinde genlik ateşi yanan çocukların ne istediğini, neler yapmak istediğini öğrenmek ancak onunla arkadaşlık kurarak sağlanılır. Tarihin en ilginç aşkı üç bin yıl önce Stratonika şehir devletinde yaşanmıştır. Kralın canından çok sevdiği tek bir oğlu vardır. Bir ara oğlu hastalanır ve günden güne zayıflamaktadır. Kral hekim başına oğlunun en kıza zamanda tedavi etmesini emreder. Hekim başı ne tür ilaç denediyse hiç biri fayda sağlamamış. Oğlunun bir türlü iyileşmediğini gören kralın öfkesi artmaktadır. Hekim başının ise bu hasta üzerinde yapa bileceği hiçbir şey kalmamıştır. Bu gidişle kralın gazabına uğrayacak ve belki de canından olacaktı. İlaçlar tedaviye yanıt vermeyince delikanlının bir derdi olduğunu, ama bunu kimseye açamadığını sezer. En kısa zamanda mükellef bir sofra hazırlatır ve sofrayı en güzel şaraplarla donatır. Çocukla birlikte yemeğe otururlar ve kaliteli şaraplardan içmeye başlarlar. Delikanlı iyice sarhoş olduğunda hekim başı sorar. Senin ne derdin var ki bunu kimse ile paylaşamadığından gün ve gün eriyip ölüme doğru gidiyorsun der. Delikanlı derdim o kadar büyük ki kimseye anlatamam ve kimseyle paylaşamam der. Hekim başı içini dökmesi için ısrar eder. Sonunda delikanlı ben üvey anneme aşığım. Bunu kime ve nasıl anlatırım der. Hekim başı haklısın der. Ertesi gün hekim başı kralın huzuruna çıkar ve oğlunuzun hastalığının ne olduğunu buldum der. Kral ne duruyorsun tedavi etsene dediğinde tedavisi mümkün değil zira oğlunuz benim karıma aşık efendim der. Kral ne duruyorsun? Versene karını der. Hekim başı siz olsaydınız karınızı verir miydiniz dediğinde elbet de veririm der. Hekim başı oğlunuz benim değil sizin karınıza aşık der. Bunun üzerine kral krallığın ileri gelenleri toplar. Tahtını ve eşini oğluna bırakıp devleti terk edeceğini söyler ve dediği gibi de bir bilinmeze doğru yürür gider. O günden sonra devletin adı Niko’nun yolculuğu anlamında stratonika diye anılır olur.
Özellikle ergenlik dönemine girmiş olan çocuğun içinde yanan gençlik ateşini mutlaka kontrol altında tutmak gerekir. Bu da çocukla arkadaş olarak sağlanıla bilir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Vay Adnan Keskin Vay

Vay Adnan Keskin Vay
Sayın Adnan Keskin sendeki o kafa var ya. O kafa klasik bir CHP li kafasıdır. Hizipçilik CHP lilerin ruhuna işlemiştir. Tıpkı sizde olduğu gibi. Yıllar önceydi. Kubilay’ı anma törenine Sayın Deniz Baykal ile beraber gelmiştiniz. Aynı zamanda o yıllarda CHP ilçe başkanı olan Ali Sakallı’nın üzüm işletme tesisini açmak için işletmeye gelmiştiniz. Oturduğunuz koltuğun soğumasından korkmuş olacaktınız ki Sayın Baykal’ın açılış için indiği otobüsten inme gereği bile duymadınız. Sizi niye Menemen halkı ilgilendirsin ki. Sizin seçim bölgeniz Denizli olduğu için otobüsten inip CHP lilerin arasına karışmanın ne gereği vardı değil mi? Geçmişte sekiz yıl CHP de yöneticilik, iki yıl da Halkçı Partide ilçe başkanlığı yapmış biri olarak yanınıza gelip size hoş geldiniz diyerek uzattığım elimi yarım yamalak sıkarken yüzüme bile bakmadınız. Böyle bir davranış CHP ye sağ partilerin arkasından nal toplatan anlayışa uygun bir davranış olduğu için hiç yadırgamadım. Bu gün televizyonda bir zamanlar eteğinden ayrılmadığınız Rahmetli Bülent Ecevit için söylediklerinizi duyunca aklıma o günler geldi.
Yine yıllar önceydi. Muğla’ya yeni taşınmıştım. Bir ara CHP Merkez İlçe Başkanının yanına uğradım ve uygun bir zamanda partiye kaydımı yaptırmak istediğimi söyledim. Ummadığım ve beni şok eden bir yanıt aldım. Biz seni partimize kaydetmeyiz. Zira senin hakkında gerekli olan raporu aldık. Sen komünistmişsin. Bu nedenle partimize kayıt olamazsın dedi. Ben Menemen’in sayılı zenginlerinden birinin oğluyum. Babam yıllardan beri TARİŞ’in CHP li üzüm birliği başkanı. Ben komünistim diyecek olsam bile inandırıcı olmam dedim. Başkanın dükkânından bir daha o dükkâna girmemek üzere çıkıp gittim. Oysa ben CHP nin yayın organı Ulus gazetesi ile yine CHP nin en büyük destekçisi Ege bölgesi gazetesi Demokrat İzmir gazetesinin Muğla temsilcisiydim. İlçe başkanı ile o konuşma olmamış gibi ben gazetelerdeki temsilciliğimi sürdürdüm.
İş yerim CHP İl Başkanı Rahmetli Fevzi Özer’in avukatlık bürosu ile karşı karşıya idi. Bir ara büroda büyük bir faaliyet olduğu gözüme ilişti ama ilgilenmedim. O sırada bir radyonun tamiriyle uğraşıyordum. Bir de baktım il başkanı ve yanındakiler iş yerime doğru geliyorlar. Az sonra iş yerime doluştular. Başkan, Nevres bizim bir sıkıntımız var. Genel başkanımız İzmir’de. Ona bir türlü ulaşamıyoruz. Sen bizim başkanımızla konuşmamızı sağlaya bilir misin dedi. Deneriz dedim ve santral çalışanına bir ihbarlı telefon yazdıracağım dedim ve adresi verdim. Büyük Efes otelinden Sayın Bülent Ecevit dedim. Az sonra telefona sekreteri yanıt verdi. Sayın genel başkanım çok yorgun olduğundan hiçbir görüşmeyi kabul etmiyor dedi. Siz lütfen sizi Özcan Nevres arıyor der misiniz dedim? Kabul edeceğini sanmıyorum ama yine de bir deneyeyim dedi. Az sonra sekreter sayın genel başkanım sizinle görüşecek efendim dedi. Hal hatır sorduktan sonra CHP Muğla il kurulu sizi Muğla’ya davet etmek istiyor. Sayın başkanımız da yanımda. Görüşün efendim diyerek telefonu başkan Fevzi Özer’e verdim. Görüştüler. Bu görüşmeyi sağladığım için memnuniyetlerini dile getirdiler. En son olarak merkez ilçe başkanı yarın partiye gel de partimize kaydını yapalım dedi. Ben de benim kaydım Ankara’dakilerin gönlüne yapılmış. Senin yapacağın kayda ihtiyacım yok dedim. Zaten Menemen CHP deki üyeliğim silinmemişti. Yani üyeliğim halen devam ediyordu.
Ben CHP de yöneticiyken ve Halkçı Parti ilçe başkanıyken kayıt başvurusunda bulunanlara ola bildiğinde sempatik davranırdım. Amacım her zaman partimize yeni üyeler kazandırmaktı. Yaklaşık on iki yıldan beri Silivri’de yaşamaktayım. Sık sık CHP ilçe merkezine uğrardım. Daha bir yöneticiden hadi seni de partimize üye yapalım dediğini duymadım. Fazla söze ne gerek var? Partim küçük olsun ama benim olsun demek yeter de artar bile.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Gemi Azıya Alan Türk Düşmanlığı

Gemi Azıya Alan Türk Düşmanlığı
Türkiye’den kaçarken Türk milletine ağır hakaretler yağdıran Ahmet Kaya ölümünün yıl dönümünde devlet töreniyle anılacakmış. Ülkemize nice emeği geçmiş, vatanı uğruna can vermiş nice kahramanımızın bırakınız ölüm yış dönümünde anılmasını, adı ve sanı bile unutulmuş. Bu kahramanlarımız unutulmuşken beste yapmak ve şarkı söylemekten başka hiçbir özelliği olmayan birine devlet tören, yapılacak olmasını içime sindiremiyorum.
Bir süre önce Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türk’sünüz başlıklı bir yazım yayınlanmıştı. Bu yazımı yazmama neden olan Amerikalı yazarın savını doğrulayacak yeni bilgiler var. Nurhan Fattah’ın Tanrıların ve Firavunların Dili adlı kitabında Girit’te bulunan üç bin yedi yüz yıllık bir tabletteki yazıların Tatarca olduğu belirlenmiş ve tercüme edilmiş. Hunların bile Türk olmadığı iddia edilen bir süreçte bulunan bu tabletin önemini anlamamak olası değil. Tabletten anlaşıldığına göre üç bin yedi yüz yıl önce Girit’te Türk’ler yaşamışlar. Biraz daha derine inildiğinde Miken medeniyeti diye bilinen Girit medeniyetinin Türk’ler tarafından kurulduğu anlaşılacaktır.
Günümüzde moda olan Türklüğü inkâr etmektir. Bazı çevrelerce Hunların bile Türk olmadıkları iddia edilmektedir. Bazı tarihçilerimiz ise eğer Hunlar Türk değilse dünyada Türk adında bir ırk yok demek gerekir demektedirler. Türk düşmanlarına göre Çinlilerin Hunlara Tihiknu demelerini Hunların Türk olmadıklarının kaynağı olarak göstermektedirler. Bu konuda başka bir kaynağa göz atalım. o kitabeler kafana düşse seni bulamazlar daha ne verisi olacak. Çin kaynaklarında, pers ve Bizans kaynaklarında bile Türkler geçer. Bırakın bu Avrupalı ağızlarını. Utanmasalar Türkler bile Türk değildir diyecekler ki diyorlar zaten. Bir nevi aşağılık kompleksi. Tarihleri boyunca bir halta yarar kültürü olamayıp yunandan sağdan soldan kültür devşiren Avrupalı devşirmeler şimdi de milletlere don biçer gibi tarih biçmeye çalışıyorlar, hasetlerinden de güneş gibi parlak tarihli Türkleri yok saymaya çalışıyorlar. Belgesellerde bile Türkler geçmez. Türk demezler. Moğol derler, Çinli derler, yerel halk derler ama Türk demezler. İşlerine gelmiyor. Bu bilgiler doğrultusunda göğsümüzü gere, gere Hunlar, yani atalarımız Türk’tür diyebiliriz.
Boğluca deresi üzerinde yoğun bir çalışma var. Trafiğe ve yayalara kapatılmış olan köprü de yakında onarılacakmış. Haberi veren gazeteci arkadaşımız o köprüden geçerken yanınızda bir gaz maskesi bulundurmanız gereklidir diyor. Doğru söze ne denile bilinir ki? Dün o köprünün yanındaki yaya köprüsünden geçtim. İnsanın içini bulandıran olabildiğince iğrenç bir koku vardı ve suyun rengi simsiyahtı. Büyük oğlum Bülent Nevres Türkselden bir bilgisayar dergisinin yazı işleri müdürlüğüne transfer olduğundan beri sürekli yurt dışında geziyor. Bir süre önce peş peşe İspanya’ya gönderilmişti. Bu günlerde Hollanda’nın Amsterdam kentinde bulunuyor. Hollanda’ya gittiği gün fırtına yüzünden uçağı zor inmişti. İlk işi fırtınanın kökünden söktüğü ağaçların fotoğraflarını çekip facebook’a koymak olmuştu Ardından kente ait fotoğraflar çekip Facebook’ta yayınlamıştı. Bir fotoğraf dikkatimi çekmişti. Kentin içinden geçen bir akarsu cam gibi parlıyordu. Bu da akarsuyun ne denli temiz olduğunu göstermektedir. Boğluca deresinin suyunun rengiyle bu akarsuyun rengini karşılaştıracak olursak sanırım utanmaktan başka bir duyguyu oluşturamaz. Bu Boğluca deresi ne dereymiş be. Islah çalışmaları yüzünden trafiğin allak bullak olmasına neden oldu. Önce köprünün trafiğe kapatılması sorun olmuştu. Bu son haliyle de geçmişi aratır oldu. Köprünün onarım çalışmaları kim bilir daha ne kadar zaman alacak ve bu yolu kullanmak zorunda olan sürücüler daha ne kadar bu çileyi çekecekler.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Sayın Bakanım Siz Çok Haklısınız

Sayın Bakan Siz Çok Haklısınız
Diyorsunuz ki sekiz yüz lira çok iyi para. Ne kadar da haklısınız sayın bakan. Hiç sekiz yüz lira çok para olmaz mı? Ben o bize reva gördüğünüz sekiz yüz lira ile neler yapıyorum neler. Her gün mangal keyfi yapıp bol, bol pirzolalar ve en nadide tatlılardan yiyorum. Bir de bu güzel rüyaları görürken uyanmak olmasa. Ziyafetin en güzel zamanında uyanıvermenin nasıl bir duygu olduğuna anlatabilecek kelimeler bulamıyorum. Bazen bir densizlik yaparak biz asillerin vekili olarak bize kaça mal olduğunuzu hesap ediyorum. İşte bu hesabın sonucu. Vekiller meclisinizde size hizmet eden asillerin sayısı inanılır gibi değil ama gerçek. Tam beş bin altı yüz yirmi iki asil çalışan var. Bu asillere ödenen ücretlerle her vekil başına seksen iki bin beş yüz yirmi lira düşüyor. Buna on dört bin lira da maaşlarınızı eklediğimizde, bazı masraflarınızla birlikte aylık maliyetiniz yüz bin liranın üstünde. Peki, bu maliyete layık olmak için ne yapıyorsunuz? Tüm hizmetiniz parmak kaldırıp parmak indirmekten ibaret mi? Yapacak işimiz yok diyorsanız işte size yapabileceğiniz, yapmanız gereken bir iş. Muğla’nın Marmaris ilçesine bağlı Osmaniye köyünde hiç cemaati olmayan tam dört adet cami var. Oysa köyün muhtarı okulumuz yok bize okul yapın diye feryat ediyor. Müftülük vatandaş istiyorsa bir cami daha yaparız diyor. Böyle bir şey yapılacak olursa bunun adı israf olmaz mı? Bu israfı önlemek için bir yasa çıkarmak o kadar zor mu? Okul yerine cami isteyen kara cahilleri kızdırmaktan mı korkuyorsunuz?
Bu cami inşa konusu Foça’da da var. Foça’da çok az cemaati olan iki cami var. Geçmişte kız kardeşimle Foça’daki evimizde otururken ezan okunmaya başladığında müezzin efendi boşuna bağırıp durma. Çağırdıklarından biri öldü. Diğerinin ise eczanesi bu gün nöbetçi olduğundan gelemez dedim. Kendisini rahmetle andığım kardeşim abi ne demek bu? O çağırdığı kimler diye sordu. Biri Topgül Mustafa, diğeri de bizim kiracımız Emel Eczanesinin sahibi Metin bey dedim. Koskoca camiye ibadet için iki kişi mi gidiyor dediğinde bir değil iki caminin demiştim. Bu iki caminin doğru dürüst cemaati olmadığı halde müftülük kollarını sıvamış çok büyük bir cami inşa ettirme çalışması yapıyor. Neyse ki Foça’da iki hayırsever vardı da okul sorunu yaşanmıyor. Vardı diyorum. Zira Hayırsever Reha Midilli hakkın rahmetine nail olmuş durumda. Diyanet İşleri Başkanlığı artık cami yapmayın. O camilere imam tayin edecek durum kalmadı diye feryat etmesine rağmen halen cami yapma yarışı var ise bunun nedenini düşünmek gerekir. Kıssadan hisse: İlçeye yeni atanmış olan kaymakam aldığı maaşla geçinemediğimiz için istifasını yazıp valiye verir. Vali istifa etmesinin nedenini sorduğunda aldığım maaşla geçinemiyorum der. Vali dilekçeyi yırtar ve hadi oğlum git inşaat yap der. Bir süre sonra Vali ilçeleri denetlerken istifacı kaymakamın ilçesine de uğrar. Kaymakama işinden memnun musun diye sorduğunda kaymakam sayenizde çok iyi sayın valim der. Fazla söze gerek yok. Anlayan anlamıştır.
Bir gün motor sıkletimle Demirci’ye gidiyordum. Kerpiç binalı her köşesinde sefalet fışkıran bir köyden geçerken bu harap köyde iki tane cami olduğunu görünce şaşırdım. Demirci’ye vardığımda bir arkadaşımın halı tüccarlığı ve imalatı yapan ağabeyinin iş yerine uğradım. Bu arada biraz da siyaset konuşmuştuk. Tıpta okuyan kardeşine ateş püskürüyordu. Ben ona ayda bin panganot para gönderiyorum. İsmet Paşaya oy versin diye mi dedi. Kanımca kardeşin kadar iyi düşünemiyorsun. Siz işi din bezirgânlığıyla sürdürüyorsunuz ve bunda da çok başarılısınız. Gelirken bir köyün içinden geçtim. Köyde ipe sapa gelir tek bir bina yoktu ama iki tane cami var. Üstelik bu köyün yüz elli haneyi geçeceğini sanmıyorum dedim. Orası köy değil nahiye dediğinde peki, o köylüler tek cami ile yetinip diğer camiye harcadıkları parayla kendi dokudukları halıları kendilerinin satacakları bir iş yeri açmış olsalardı daha iyi olmaz mıydı dediğimde, o zaman biz nasıl geçinecektik dedi. Bunun üzerine tartışmayı uzatmaya gerek görmeden iş yerinden ayrıldım.
Abraham Linkolin’in Amerika’yı kiliseler yaptırarak değil, okullar yaptırarak bu günkü zenginliğe ulaştırdığını unutmamak gerekir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Süt Üstünde Oynanan Oyunlar

Süt Üzerindeki Oyunlar
Yıllar önce Temel Gıda Süt başlığıyla bir köşe yazısı yazmıştım. Birçok gazetede ve İnternet sitelerinde yayınlanmıştı. Halen www.izedebiyat.com da yayınlanmaktadır.Sütün yaralarını tekrarlamayı gerek görmüyorum. Zira sütün yararlarını bilmeyen yok gibidir. Benim üzerinde durmak istediğim temel gıda olan sütün üzerinde oynanan ve halen oynanmakta olan oyunlar. Yıllardan beri insanlarımızın beynini sokakta satılan sütler sağlığa zararlıdır. Aman sokak satıcılarından süt almayın diye yıkadılar. Oysa sağlığa zararlı olan sokakta satılan sütler değil, kutularda satılan ve çok sağlıklı olduğu iddia edilen sütlerdir. Güya kutu sütleri katkısızmış. Bu sütler gerçekten katkısızsa neden iyi yoğurt yapılamıyor? Eğer sokaklarda süt satanlar kendi ineklerinden sağdıkları sütü satıyorlarsa, sattıkları süte su katmıyorlarsa en sağlıklı süt o sokaklarda satılan sütlerdir. İşte size kanıtı… İyi süt yani sağıldıktan hemen sonra satışa sunulan süt, sağlığa uygun koşullarda temiz kaplarda alınıp kaynatılmalıdır. Kirli bir kaba alınan süt hemen kesilir. Geçenlerde canım küsmük istedi. Küsmüğü yapmak çok basittir. Yoğurda batırılmış kaşığı sütün içine batırdığınızda süt hemen kesilir. Bir litre sütü tencereye koyup kaynatmaya başladığımda içine biraz yoğurt koydum ama süt kesilmemekte direndi. Biraz daha yoğurt kattım ama yine kesilmedi. Bunun üzerine sütü dökmek zorunda kaldım. Kutu sütü üretenler bunu nasıl açıklayacaklar? Ürettikleri sütten iyi yoğurt yapılamıyor. Küsmük elde etmek için küstürülemiyor. Peynir ise hiç yapılamıyor. Tüm bunların nedeni katkısız dedikleri sütlerin içindeki koruyucu katkı maddeleri değilse nedir? Ki bu koruyucu maddeler için onkoloji uzmanları hiç de iyi şeyler söylemiyorlar.
Yıllar önce Muğla’da yaşarken tüm süt ürünlerimi, peynirimi, yoğurdumu ve kaynatılmış sütü Muğla Teknik Ziraat Müdürlüğünün mandırasından alırdım. Mandıranın en iyi müşterisiydim. Peynir almak istediğimde eğer peynir suyu yeni hazırlanmışsa peyniri üç veya beş gün sonra al derlerdi. Nedeni ise tuzlu suyun ilk hazırlandığı günlerde peynirin daha sonraki peynirlere göre daha tuzlu olmasıydı. Altı kiloluk iki tencere alıp mandıraya vermiştim. Her hafta kendi tencereme yoğurt yapıyorlardı. Dolusunu almaya gittiğimde boşalmış olanı mandıraya bırakıyordum. Mandırada iki kadın bir de erkek işçi çalışıyordu. Erkek olan mandıranın ustasıydı. Kadınlar ise temizlik uzmanlarıydı. Süt kaynatılan yarım tonluk kazanın etrafında su borusu vardı. Bu borunun içinden geçen su neredeyse kaynar duruma geliyordu. Her türlü temizlik o sıcak suyla yapılıyordu. Zemin sık, sık sıcak suyla yıkandığından her zaman tertemizdi. Yoğurtta hiçbir katkı maddesi olmadığı halde buzdolabına konulan yoğurt en az bir hafta tazeliğini korurdu. Oysa köylü kadınların küçük bakraçlarda sattıkları yoğurtlar üç gün içinde bozuluyordu. Babam koyun sürüsü sahibi olduğundan süt ürünleri ustasıdır. Köylü kadınlarının sattıkları yoğurtların erken bozulmasının nedenini sorduğumda kaplarını iyi yıkamadıklarından demişti.
Yıllarca Tarım müdürlüğünün mandırasının sütünü, yoğurdunu peynirini satın alıp tüketmiştim. Ne yazık ki Süt Endüstrüsü Kurumu Yatağan’a süt ürünleri fabrikası ve bir de Kafaca Hayvancılık Kooperatifi de mandıra kurunca bu kaliteli ürün üreten tesis kapatıldı. Yatağan bize uzak olduğundan alışverişimi Kafaca Süt Ürünleri Kooperatifinden yapmaya başladım. Kooperatiften aldığım süt küçük oğlumun bağırsaklarını bozup ishal yapınca sütün kalanını belediyeye götürüp tahlil edilmesini istedim. Bu arada Kafaca kooperatifini eleştiren çok ağır bir köşe yazısı yazıp Devrim gazetesinde yayınlatmıştım. Kooperatif başkanı beni arayıp tehdit etti. Seni mahkemeye vereceğim, tazminat davası açacağım diye. Elinden geleni arkana koyma, zaten o yazının devamı da olacak. Yere dökülen bir tepsi yoğurdu satış yerinizdeki işçinizin yoğurt küreğiyle yerden nasıl toplayıp satışa sunduğunu da yazacağım dedim. O gün için söyleyecek söz bulamadığını sanmıştım. Meğer belediyenin yaptırdığı tahlilde süt olabildiğince zararlı bakterili ve mikroplu çıkmış. Kooperatif başkanı bunu öğrendiği için susmayı yeğlemiş.
En sağlıklı süt sağıldıktan sonra hemen satın alına bilen süttür. Tüketiciye kısa zamanda ulaştırıldığı için içinde hiçbir katkı maddesi olmayan süttür. Keşke belediyeler küçük bir tesis kurarak halka sağlıklı süt ve süt ürünleri sağlayabilseler. Eskiden her türlü gıda maddelerini halka ucuza satan belediye tanzim satış mağazaları vardı. Belediyelerin bu işlerle uğraşması yasaklandı mı? Yoksa zor geldiği için mi bu uygulamadan vazgeçildi bilmiyorum.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Kadı Narı

Hicaz Narı
Bir televizyon kanalında bir nar bahçesinin tanıtımı yapılıyor ve nar toplayan işçilerle de söyleşiliyor. Nar bahçesinin sahibi Hicaz narını öve, öve bitiremiyor. Güya tüm Avrupalılar hayranmışlar bu nar türüne. O kişiyle o an konuşabilme olanağım olsaydı ona sorardım. İstanbul’un büyük pastanelerinin adamları tam bu mevsimde Menemen’in Emirâlem beldesine ( artık mahalle ) çıkarma yaparlar ve bulabildikleri kadar İzmir’in ünlü çekirdeksiz narlarından satın alırlar. Sizin narınız iddia ettiğin gibi dünyanın en iyi narı ise pastane sahipleri neden sizin narınızı değil de Emiralem’in çekirdeksiz narlarını hem de olabildiğince yüksek fiyata satın alıyorlar derdim. Bu işin özüne inecek olursak Hicaz narı yemeklik değil sıkmalık bir nar türüdür. Üretimi çok özendirildiği için ülkemizin her yöresinde çokça yetiştirildi. Bir ürün gerekenden çok daha fazla üretilecek olursa fiyatı taban yapar. Hatta hiç alıcı bulamaz. Yaklaşık beş yıl önce Emirâlem’e gittiğimde kahvehanede oturup köylülerle biraz sohbet etmiştim. Biri Nevruz Ahmet Kâhyanın oğlu, baban bizim Tariş’te başkanımız ve senin de partimizin başkanı olduğun için seni dinledik. Bahçelerimizi nar ağaçlarıyla doldurduk. Doldurduk ama şimdi de narlarımıza alıcı bulamıyoruz dedi. Bakın ben hiçbir zaman Hicaz narı yetiştirin diye bir yazı yazmadım. Ben çekirdeksiz nar ile kadınarı yetiştirmenizi önerdim yazılarımda. Hemen şimdi hale gidelim. Bana bir kasa çekirdeksiz nar alalım dediğimde bulamazsın ki dediler. O zaman elinde olanlardan alayım dedim. Yok ki dediler. Ben az önce sebze halindeydim. Şu an arabamın bagajında iki kasa kadınarı var. Kilosunu seksen kuruştan aldım. Olsaydı daha da alacaktım. Oysa hicaz narı kasalarda tepeleme doluydu. Fiyatı elli kuruş ama yüzüne bakan yok. Çekirdeksiz narları İstanbullular altı, yedi liradan kapışmışlar. Şimdi ben size sorayım. Neden talebi çok fazla olan çekirdeksiz nar veya saklamaya çok elverişli olan kadınarı yetiştirmediniz? Ne bilelim dedier. Bu narı çok övmüşlerdi. Keşke bu insanlar çekirdeksiz nar yetiştirmiş olsalardı. Böylece insanlarımıza nar yeme alışkanlığı kazandırsaydı. Zira nar kalp sağlığı için olağan üstü yararlı olan bir meyvedir. Daha önce narın yararları hakkında bir yazı yazmıştım. O yazıma yeni bir bilgi eklemek istiyorum. Narın kabuğu meyvesinden sağlığımıza çok daha yararlıymış. Nar kabuğu nasıl yenilir. Nasıl bir işlem yapılarak tüketilecek hale getirilir bilmiyorum. Öğrenecek olursam okuyucularım ile mutlaka paylaşacağım. Kanımca portakal kabuğu gibi reçeli yapılıyordur.
Yıllar önce bir tavşan çiftliği kurmuştum. Bizde komşular birbirlerinin arazilerinden yetişmiş olan ürünleri teklifsizce yerler. Ayıp olanı yediğinden fazlasını toplayıp eve götürmektir. Bitişik komşumuzun arazisinde deve dişi tabir edilen yumuşak iri çekirdekli lefon (hafif ekşi ) nar ağaçları vardır. İki tane koparıp tavşan barınağına gittim. Eskiden ahır olarak kullanıldığı için boydan boya yemlikler vardır. Yemliğin üstüne oturup narları yemeye başladım. Kabuklarını tavşanlara attığımda kapışmaya başladılar. Yine komşu bahçeden topladığım mandalinaları yerken kabuklarını tavşanlara attığımda onu da kapışıp yediler. Tüm hayvanlar içinde insan midesine en çok benzeyen mide tavşan midesidir. Bu durum beni çok düşündürmüştü. Tavşanların bu kabukları söğüt ağacının kabukları gibi severek yemelerinin mutlaka bir hikmeti vardır diye düşünmüştüm. Meğer hikmeti varmış ama biz bilmiyorduk.
Portakal kabuğu da içinden çok daha yararlı ve sağlıklıdır ama kabuk olarak yemek olası değildir. Portakal kabuğu tüketmek için reçelini yapmak gerekir. Reçelinin nasıl yapılması gerektiğini de bilmek gerekir. Portakal kabuğu reçelini çok sevdiğim için her yıl bolca yaparım. Nasıl yapılacağına gelince. Bilmeyenler için yazayım. Öncelikle kalın kabuklu portakal gerekir. Portakal kabukları bir, bir buçuk santim genişliğinde doğranıldıktan sonra suya yatırılır. Her gün suyu değiştirilerek acısının gitmesi sağlanılır. Üç veya dört su değişiminde acısı tamamen yok olur. Yeterli büyüklükte bir tencereye konulur. Şeker ve çok az su ilave edildikten sonra yeteri kadar kaynatılır. Ateşi kapatmadan önce birkaç damla limon suyu damlatıldıktan sonra ateş kapatılır. Soğuduktan sonra kavanozlara konulur. Bu sağlıklı reçel yapıp da yiyenlere afiyet olsun.
Özcan Nevres ozcan.nevres.gmail.com

Yaşamın çivisi Çıktı

Yaşamın Çivisi Çıktı
Değerli okuyucularım, siz enflasyonun tek rakama düştüğüne inanıyor musunuz? Ben inanmıyorum. Zira görünen köy kılavuz istemez. Demokrat Partinin plansız programsız ekonomi uygulaması yüzünden ülkemiz alışılmadık bir yokluğun ve pahalılığın kurbanı olmuştu. Birçok ürün piyasada bulunmuyor. Bulunanı ise ancak karaborsadan sağlanıla biliyor idi. Kilosu otuz beş kuruş olan fasulye yoklar listesine girince fiyatı yedi buçuk liraya fırlamıştı. Yani yirmi katı zamlanmıştı. İşte o günler oy fasulyem yedi buçuk lira şarkısı dillerden düşmez olmuştu. Pazarda dolaşırken fasulye çuvalı üzerinde dokuz liralık etiketi görünce bu şarkıyı anımsadım. Bakliyat temel gıda süt gibi temel gıdaların başında gelirler. Nohut ve bakla tarımında sulama gerekli değildir. Fasulye, barbunya ve börülce ise sulu tarım ürünüdür. Bu ürünler iklim olarak pek seçici değillerdir. Ülkemizin her yöresinde yetiştirile bilir. Buna rağmen bu ürünlerin tarımı az yapıldığından fiyatı durmadan yükseliyor. Gerçi bu ürünlerin fiyatlarının bu denli hızla yükselmesinde en büyük etken akaryakıta yapılan zamlardır. Ülkemizde halen iyi bir tarım politikası olmadığından çiftçiler gözü kapalı ürün yetiştirmeye yönelemiyorlar. Eskiden akaryakıt bu denli pahalanmadan önce tahıl ürünleri kaldırıldığında arazi hemen sulanır. Yer tava geldiğinde sürülür, tırmıklanır ve ikinci ürün olarak oturak fasulye dikilirdi. Akaryakıtın pahalı olması yüzünden çiftçilerimiz ikinci ürün tarımını göze alamıyorlar. Alamayınca da arz az, talep çok olunca da fiyatlar durmadan ve hızla artıyor. Her yıl enflasyon rakamları açıklanır. Pinpon toplarıyla, çok az satan ürünlerin fiyatları temel alınınca da enflasyon tek rakamlı değerlerde çıkıyor. Yeşilbiberin fiyatı geçen yıla göre üç katı. Geçen sene kilosu üç lira olan fasulye ile nohudun fiyatı fırlamış dokuz liranın üstüne. Demek ki bu ürünlerin fiyatı da üç katına yükselmiş. Koyun bakalım bu ürünlerin bedelini enflasyonun temel alınan değerlerin arasına. İşte o zaman enflasyonun en az iki rakama çıktığını açıkça görürüz. Anlaşılacağı gibi tek rakamlı enflasyon aldatmacadan başka bir şey değildir. Eğer enflasyonu gerçek değerinde gösterecek olsalar işçi, memur ve emekli maaşlarına yüklü bir zam yapılmasını gerektirir.
Geçtiğimiz günlerde alışık olmadığımız bir iklim olayıyla karşılaşmıştık. Hava sıcaklığının on beş derce birden düşmesi tüm canlıların sağlığını çok kötü etkiledi. Neyse ki bu çok uzun sürmedi ve bu zamansız soğuklar yerini pastırma yazına bıraktı da kombimizi çalıştırmaktan kurtulduk. İnşallah pastırma yazı biraz uzun sürer de zamansız bastıran soğuklar yüzünden kış harcamalarımıza fazladan bir yük getirmez. Dar gelirliler için sonuç değişmez. Zira onlara dağıtılacak olan kömürler çok daha önce planlanmıştır. Bu kömür dağıtım olayının üzerinde durmak gerekir. Bu yıl dar gelirlilere bir buçuk milyon dolarlık kömür dağıtılacak. Bu parayla işsizlere iş sağlayacak kaç tane fabrika kurula bileceğini hiç hesap edeniniz oldu mu? Atalarımızdan kalma bir söz vardır. Bana balık yemeyi değil, balık tutmayı öğret ki her zaman balık yiyebileyim. Bu atasözünden dar gelirlilere kömür ve yiyecek yardımı yapma. İş sahaları aç ki o insanlar dar gelirli olmaktan, dahası dilenci olma durumundan kurtulsunlar anlamı çıkar. İktidar yerel seçim tarihini boşuna mart ayına denk getirmiş değil. Tam seçim arifesinde dar gelirlerin evlerine sekiz on torba kömür ve birkaç poşet gıda maddesi gönderdiklerinde o insanların oylarını ceplerinde bilsinler.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

İler Tutar Tarafımız Yok

İler Tutar Tarafımız Yok
Türkiye elektrikteki enerji açığını kapatmak için termik santraller ile hidroelektrik santralarına ağırlık vermiş durumda. Sanılmasın ki bu termik santralleri ve hidroelektrik santralleri için gereken barajları hükümet yaptıracak. Yap işlet metoduyla getirisini biz yiyemedik siz yiyin diyecekleri çoğu yabancılarla ortak olan iş adamlarına ihale edilecek. İhaleyi alanlar yıllarca aldıkları işin kaymağını yiyecekler. Dünya elektrik üretimini rüzgar ve güneş enerjilerinden sağlamaya çalışırken ülkemizde telafisi çok zor olan zararlara neden olan termik ve hidroelektrik santrallerinin kurulmasına sınırsız destek veriyor. Termik santralleri doğa katilidir. Bacalardan çıkan yoğun küllü dumanlar çevredeki tüm bitkilerin üzerine sülük gibi yapışıyor. Bitkilerin yaprakları akciğerleri olduğu için otlar cılızlaşıyor. Meyve ağaçları meyve vermez oluyor. Bazı yerlerde antik değeri çok yüksek olan tarihi kalıntılar kalın bir kül tabakası ile örtülüp tüm güzelliğini yitiriyor. Termik santrallerin kurulduğu yerlerdeki ormanlarda gelişme duruyor. Yer altı suları derinlere kaçıyor. Çevreye hayat veren pınarlar kuruyup yok oluyor. Eoly birliğinin en büyük devleti Kyme kalıntıları üzerinde kurulmuş olan demir fabrikaları ile gemi söküm tesisleri yüzünden Bozköy, Helvacı, Türkeli, Buruncuk ovalarıyla birlikte Türkiye’nin en büyük ve en verimli ovalarından biri olan Menemen ovası yavaş, yavaş ölüyor. Yöneticiler bu yavaş ölümü beğenmemiş olacaklar ki aynı bölgede ithal kömüre dayalı üç adet termik santral kurulmasına izin verildi. Bu santrallerin kurulmasına karşı çıkan çevrecilerin tüm uğraşıları ise hep boşa çıkıyor.
Çevrecilerden aldığım bir maili okuduğumda öyle şaşırdım ki, nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Türkiye’nin en değerli turizm alanlarından biri ve geleceği çok parlak olan Olimpus dağını da etkileyecek olan bir baraj inşa edilecek ve kurulacak olan hidroelektrik santralinde elektrik üretilecek. Değerli okuyucularım Olimpus hali hazırdı turizmimizin gözbebeği durumunda. Bu çevreyi gözümüz gibi korumamız gerekirken yetkililer o bölgeyi sular altında bırakacak olan bir barajın inşaatına izin veriyor. Eğer Türkiye’nin enerji açığı varsa niye Irak ve Suriye’ye maliyetinin çok altında elektrik satıyor? Bu satışlar iptal edilecek olsa ve elektrik tasarrufuna daha fazla değer verilse mevcut elektrik üretimi uzun yıllar elektrik gereksinimimizi karşılar. Gelelim Oimpus dağının bulunduğu çevreye. Akdağ’ın zirvesinden başlayıp Patara sahilinde denize dökülen Eşen çayına. Özellikle şunu belirteyim. Eşen çayı suyu düzenli akan dünyadaki ender akarsulardan biridir. Hatta en önemlisidir. Üstelik başlangıçtan ovaya ulaşıncaya kadar suyunun çok yüksek bir debisi vardır. Baraja bile gerek kalmadan birkaç tane hidroelektrik santrali kurulabilir. Baraj inşa etmek gerekmeyeceğinden de maliyeti çok düşük olur. Kurulması da çok kısa zamanda gerçekleştirilir. Ülkemizde elektrik üretmeye elverişli ve halen yararlanılamayan o kadar çok kaynaklar var ki değerlendirildiklerinde dış ülkelere elektrik bile satabiliriz.
Ülkemizde bağış yapmak çok önemli ve çok güzel bir olgudur. Birçok ibadethaneler ve okullar bu bağışlar sayesinde yapılmıştır. Kızılay, Yeşilay, Çocuk Esirgeme Kurumu, Türk Hava Kurumu ve daha bir çok hayır kurumu tüm işlevlerini halkımızın bağışları sayesinde yürütebilmektedirler. Özellikle Türk Hava Kurumu Kızılay ve Çocuk Esirgeme Kurumu ile paylaştığı gelirlerinde en büyük pay halkımızın bağışladığı kurban derilerinden sağlamaktadır. Düne kadar kurban derilerini toplama yetkisi bir tek Türk Hava Kurumunundu. Bu imtiyaz kaldırıldığı için bundan böyle kurban derileri kapanın elinde kalacaktır. Bu yüzden geliri iyice azalacak olan Türk Hava Kurumunun Kızılay’a yaptığı yardım da çok azalacaktır.
Yapılan her türlü yardım yerinde kullanılmalıdır. Bir hayırsever kadınımız biriktiği yirmi bin lirası ile öldükten sonra işleme konulması ve satışından elde edilecek para ile okul yapılması şartıyla İzmir Milli Eğitim Müdürlüğüne bağışlıyor. Milli Eğitim Müdürlüğü evleri satıp parasıyla üç adet makam aracı alıyor. Üstelik daha da makam arabası alınacakmış. Allah gözlerini doyursun. Eğer bağışlananlarda şart konulmuşsa konulan şarta kesinlikle uyulması gerekir. Eğer uyulmazsa kurumlar hiçbir hayırseverden tek kuruş yardım ve bağış alamayacak duruma düşerler.
Özcan Nevres ozcan.nevresqgmail.com

1453

1453
Başlıktaki tarihi nerede okursak okuyalım aklımıza ilk gelen İstanbul’un fethi olur. Bir de orta çağın kapanıp yeniçağın başlamasını çağrıştırır. 1453 Türk ulusunun ulusal onurudur. Ne yazık ki Beşiktaş Galatasaray derbisinde bu onur ayaklar altına alındı. Demokrat Parti iktidarının devamını sağlamak uğruna Vatan Cephesi adını verdikleri yalanlarla iftiralarla ayakta tutmaya çalıştıkları bir kavram vardı. Devlet radyosu tüm yayın akışı süresince hemen, hemen aralıksız vatan Cephesine iltihaklar diye güya haber sunuyordu. Neredeyse kardeş kavgasına neden olacak olan bu oluşum yirmi yedi mayıs darbesiyle iflas etti ve adı sanı unutuldu. O günlerde ulusu Vatan Cephesi oluşumuyla bölmeyi başaramamışlardı. Günümüzde ise Vatan Cephesi safsatasının yerini belli ki 1453 alacak. Böylece Türk ulusunca çok önemli bir tarih olan 1453 ayaklar altına alınmış olacak. Günümüzün iktidarı sayesinde bırakınız komşu ülkelerini, tüm dünyada dostumuz olan tek bir ülke bile kalmadı. Böyle bir durumda tek bir yumruk olup birleşmemiz gerektiği halde bazı insanların bu önemli tarihi bölücülük için kullanmaları hazmedilmemesi gereken bir durumdur. Türk ulusu bu oyuna gelmemelidir, gelmeyecektir.
İrtica adım, adım ilerleyişini sürdürmektedir. Malatya’da yaşanan protestolar bunun açık göstergesidir. Protestocular birahanelerde çalışan kadın istemiyorlar. Peki, bu güne kadar genelevlerde çalışan kader mahkûmları için her hangi bir eylem yaptılar mı? Yapmadılar. Zira onları bu güne kadar bu konuda din adına yönlendirenler olmadı. Peki, bu protestonun altında yatan niyet ne? Anlamamak için fazla arif olmaya gerek yok. Bu gün kadınların birahanelerde çalışmalarını istemeyenler amaçlarına ulaştıklarında bununla yetinmeyecekler. Bu defa resmi dairelerde de kadınlar çalışmasınlar diyecekler. Süreç devam edecek. Kadınların doğum ve benzeri nedenlerle verimsiz oldukları iddia edilecek ve kadınlar yavaş, yavaş kafes arkasına sürülerek hapsedilecekler. Tüm bu gelişmeler olurken tarlalarda güneşin böğründe amansız soğuklarda çalışan kadınlar için parmağını oynatacaklar mı? Hiç sanmıyorum. Zira bunların amaçları tüm kadınların kocalarına köle olmalarını sağlamaktır. Karısını boşsun deyip kapının önüne koymaktır. AKP nin iktidarını devam ettirmek uğruna bu oyuna gelmemesi ve bu çağ dışı akımlara dur demesi gerekir.
Türkiye ekonomik bir açmazın içine düşmüş durumda ama biz nelerle uğraşıyoruz. Türkiye’nin en önemli sorunu olimpiyatlar ve maçlar değil, ödenemeyecek duruma gelmiş olan iç ve dış borçlarıdır. Türkiye’nin dış borcu 580 milyar dolar yazı ile beş yüz seksen milyar dolar. Bunun yıllık faizi elli üç milyar dolar. Yabancı ülkelere bu kadar faiz ödemeyip bu parayı fabrika yatırımlarına yatırabiliyor olsaydık kaç fabrika yapılır ve kaç bin kişiye iş olanakları sağlanırdı? Borç bu kadarla da kalmıyor bu borca bir de iç borçlar ekleniyor. Eğer bir üretim ve tutumlu olma seferberliği yapılmazsa bu dış borçların altında ezim, ezim ezileceğiz. CHP nin bırakmış olduğu miras har vurup harman savrulduğu için artık satılıp da borç ödeyebileceğimiz hiçbir şeyimiz kalmadı. Kala, kala satılmadık bir tek topraklarımız ve doğal kaynaklarımız kaldı. Bunların da bir kısmı satılmış durumda. Tümünün satıldığını düşünmek bile istemiyorum.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Halkımıza Hizmet Edenlere Teşekkür

Halkımıza Hizmet Edenlere Teşekkür
Kim olursa olsun veya her hangi bir kuruluş olursa olsun yaptıkları hizmetin karşılığını teşekkür ile almalıdırlar. Ben de bu satırları hem AKP yönetimine hem de Belediyemize teşekkür etmek için yazıyorum. Bilindiği gibi Silivri’de iki Mektebim Okulu vardır. Anaokulu ile ilkokul eski Balkan kolejinde, lise ise Parkköy’de E5 yolu üzerinde bulunmaktadır. Lise üç bölümden oluşmaktadır. Anadolu Lisesi, Sağlık Lisesi ve Fen Lisesidir. Torunum Can Nevres bu lisede okuduğu için Mektebim liselerine ilgim yoğundur. Torunumu her gün okula götürüp getirmekteyim. Sabahları Orta köy yolundan E5 e çıkmak çok tehlikeli olduğu için yan yolu kullanmak zorunda kalıyoruz. Yol delik deşik olduğu için araba kullanmakta çok zorlanıyorduk. Benzin istasyonundan okula giden yol da çok bozuktu. Bu yol belediyemizi ilgilendiriyordu. E5 karayolu ise iktidar partisi olan AKP yi. İki partinin yöneticilerine telefon açıp durumu bildirdiğimde benzin istasyonundan okula giden yol bir gün sonra belediye tarafından asfalt dökülerek onarıldı. Birkaç gün sonra da karayolları ekibi esas onarımını istediği bölümü değil de bize sıkıntı yaşatmayan bölümde asfalt dökümü yaptı. Ekip sorumlusunu uyardığımda esas yapılması gereken yere yarım yamalak bir bakım yapıldı. Sanırım bu konuda köşemde yazdığım yorum üzerine tam olarak istediğimiz gibi olmasa da yol onarıldı ve artık arabalarımızı o yan yolda rahatça kullana biliyoruz. Yol ile ilgili tek bir sorunumuz kaldı. O da o yolu ters istikamette kullananlar. Bu da çözümlenemeyecek bir sorun değil. Ya bölge trafiği o yolu kontrol altına alıp yolu ters yönde kullananlara ceza yağdırarak bu gidişleri önleyecek ya da yola lastik patlatan kapan düzeneği kurarak yolun ters yönde kullanılmasını önleyecekler.
Mektebim Okulunda kurslar başladığında yeni bir sorunla karşılaştık. Okulun arka tarafında bir depo var. Mektebim okulu bu binayı kiralayıp yeni bir lise açmak istemişti. Önerdiği on bin lira depo sahibi tarafından az bulunmuş ve yirmi bin lira kira istemişti. Bu yüzden uzlaşma olmadı. Vay sen misin uzlaşmayan? Depo sahibi okulda çalışanlara attığı fırça yetmezmiş gibi bir de mülkiyetine ait alanı tümüyle araba park edilmemesi için kapattı. Araba park ettiğimiz alan yol görünümündeydi. Bu nedenle belediyeye başvuruda bulundum. Belediyenin fen işlerinde yeri incelediğimizde özel mülkiyet olduğunu öğrenmiş oldum. Aslında mülkiyet sahibinin burayı araçlara kapatmaması gerekirdi. Zira kimsenin oraya zararı yoktu. Birçok varlıklı kişiler okullara yardım ederken bu mülk sahibinin okulda okuyan çocukların velilerine zorluk çıkarması yadırganılmayacak gibi değil. Neyse ki bu yerin karşısındaki geniş alan yeşil alan olarak ayrılmıştı. Bunun üzerine belediyemize yeşil alan olarak düzenlemesi yapılıncaya kadar oto park yeri olarak kullanılması için temizlenmesini rica ettim. Belediyemizce alan içindeki taşlar ve otlar hemen temizlendi. Her gün çocuklarını bu okula götürüp getiren veliler de rahat bir nefes aldılar. Zira özellikle okul çıkış saatinde okul önünde yoğun bir park sorunu yaşanıyordu. Belediyemiz o alana inşaat atıkları attırıp üzerinden bir de silindir geçirttiiğinde araba sürücüleri çamur bir alana girmemiş olacaktır. Belediyemize bu güzel ve hızlı hizmeti nedeniyle teşekkürü borç bilirim. Zira bu alandan ondan fazla servis minibüsü ile onlarca, çocuklarını veya torunlarını almaya gelen veliler yararlanacaklardır.
Oğlum bir dergide yazı işleri müdürü olduğu için kendisine zaman, zaman hediyeler gelmektedir. Bunların en değerli olanı ise maç biletleri oluyor. Oğlu fanatik bir Beşiktaşlı olduğu için ona Galatasaray İle Beşiktaş’ın arasındaki maçın muştusunu vermişti. Torunum bu muştuyu aldığında sevinçten uçmuştu. Saat onda otobüse bindirip Gaziosmanpaşa’daki teyzelerine gönderdik. Babası oradan alıp maça gittiler. Zaten maçlarda sık, sık çıkan olaylar yüzünden oldukça tedirgindik. Maçta olaylar çıkıp maç tadil edilirken biz yerimizde duramaz olduk. Tam o sırada torunum aradı. Biz stadyumdan çıktık. Babamın arabasını bıraktığı yere gidiyoruz dedi. Bunu duyunca oldukça rahatladık. Geriye otobüsle dönecekti ama otobüslerde yer bulmak olası mı? Neyse ki oğlum oğlunu evimize kadar getirdi. Torunumun yüzü öfkeden ve biraz da korkudan olsa allak bullak olmuştu. Hayrola dedim. Tekmeciler canını çok mu sıktı? Ben her zaman sana futbol spor değil tepişmedir demiyor muyum dediğimde iyice öfkelendi. Meğer öfkesi olayları ÇARŞININ üzerine yıkmak istemelerineymiş. Kanımca torunum bir daha stadyumlara adım atmamaya karar vermiş durumdadır. Eğer futbol spor olmuş olsaydı taraftarlar maçlara satırlarla, palalarla döner bıçaklarıyla gitmezlerdi dediğimde Can çok kızardı. Dünkü olaylardan sonra bana hak verir oldu. Spor centilmenliktir. Sporda ne kabadayılığın ne de çirkefliğin yeri vardır. Ne yazık ki futbol tarafları futbol maçlarında sportmenliğe yakışır bir şekilde davranamıyorlar. Dün yaşananlar yüzünden Beşiktaş taraftarlarının densizliği yüzünden kim bilir nasıl bir ceza alacak? Kaç maç seyircisiz oynayacak. Ne kadar ceza ödeyecek? Kulüplerin sporcularına astronomik transfer ve maaş ödemek zorunda olduğundan çok büyük bir borç batağına sürüklenecek ve transferlerde kulübe yakışır transferler yapamayacak. Bu da kulüp kendini toparlayıncaya kadar şampiyonluklara veda etmesine neden olacaktır. Taraftarlarının azınlıkta olan bir grubun densizliği yüzünden çok yazık oldu Beşiktaş’a ve Beşiktaşlılara. İnşallah bu tür densizlikler hiçbir kulübün maçlarında bir daha tekerrür etmez.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Merdi Kıpti

Merdi Kıpti
Kıpti mertliğini överken hırsızlığını açığa çıkarırmış. Suriye’nin lideri Beşar Esad’ın durumu da aynı. Bakınız elindeki kimyasal silahlar için ne diyor? Kimyasal silahları imha etmek için bana bir yıl zaman ve bir milyar da dolar gerekiyor diyor. Birincisi kitle imha silahı olan bu kimyasal silahlar yasak olduğu halde niye onları satın aldın? İkincisi o silahları satın alırken satın alacak paran vardı da, imhası gerektiğinde mi paran yok? Siyaset aslında çok ciddi bir iştir ama ne yazık ki birçok siyasetçi tarafından iyice sulandırılmış. Beşar Esad bu bir yıllık zamanı ve bir milyar doları isterken kendisini ele vermiş olmuyor mu? Beşar Esad’ın ordusuna kimyasal silah kullandırdığı haberleri yayıldığında inanmamıştım. Zira Esad’a bağlı güçler o sırada zafere doğru ilerliyorlardı. Üstelik kendi ülkesinde kimyasal silah kullandıran bir devlet başkanı en büyük kötülüğü kendi insanlarına yapmış olmaz mı? Neyse ki kimyasal silahları kimlerin kullandığı kısmen de olsa öğrenildi ve bu vahşetin muhalifler tarafından uygulandığı ortaya çıktı.
Günümüzdeki savaşlar geçmişteki savaşlara hiç benzemez. Günümüzde süngü tak hücum diye bir emir verilemez. Verilse de uygulanamaz. Zira günümüzün savaşlarında güç süngüde değil, teknolojik silahlardadır. Üstün savaş teknolojisini kullanan savaşı kazanır. İsrail ile Arap ülkelerinin, Irak ile Amerika’nın arasında gerçekleşmiş olan savaşlardaki gibi. Tüm Arap ülkeleri minicik İsrail’e saldırdıklarında beş gün içerisinde çok ağır bir yenilgiye uğramışlardı. Gerçi o savaşta Amerika İsrail’e teknik ve lojistik destekler sağlamıştı. O savaşta en büyük kayıp Mısır ile Suriye’nindi. Mısır Sina yarım adasını, Suriye ise stratejik öneme sahip Golan tepelerini kaybetmişti. Amerika’ya meydan okuyan ve çok ileri teknolojilere sahip olduğunu iddia eden Irak daha ilk günde savaşı kaybetmişti. Amerika Irak’a saldırmadan önce frekans bozucu cihazları devreye sokmuş ve Irak ordusunun iletişimini tamamen bozmuştu. İlk günde Irak ordusu çölde ne yapacağını, ne tarafa gideceğini bilmeden dolanıp durmuştu.
Sayın Başbakanımız Suriye ile savaşmaya çok hevesli. Böyle bir savaş çıkarsa bu savaşın galibi olur mu bilemeyiz? Irak İran ile yedi yıl savaşmıştı. İki tarafta zaman, zaman birbirlerine geçici üstünlükler sağlamışlardı. Yedi yıl dökülen kanlardan sonra iki ülke eski sınırlarına dönerek barışmak zorunda kalmışlardı. Türkiye ile Suriye savaşacak olursa nice gencin kanı akıtıldıktan sonra Türkiye’nin toprak kazancı olacak mı? Olamaz zira dünya buna izin vermez. Eğer Türkiye Suriye ile savaşa girecek olursa toprak kazanmak gibi bir iddiası olmayacak. Bu savaş yalnızca mezhep çatışmalarına taraf olmak için yapılacak. Daha doğrusu karanlık ile aydınlık arasındaki halen sürmekte olan savaşta karanlığın kazanmasına destek olmak için karanlıktan yana taraf olmak için katılmış olacağız. Üstelik Rusya’nın büyük desteğine sahip olan Suriye ordusunun elinde ne tür gizli silahlar olduğunu bilmeden gireceğimiz bir savaş olacak bu. Amerika’nın İsrail’e vermiş olduğu nükleer silahlar gibi silahları Rusya’da Suriye’ye vermiş olabilir mi? Eğer verdiyse Türkiye çok büyük bir belayı başına sardırmak istiyor demektir. Esad’ın Türkiye’ye meydan okumasının nedeni bu tür silahlara sahip olması olabilir mi?
Suriye’nin bir yıldan beri İslami örgütlerin karşısında kesin bir üstünlük sağlayamamış olması nedeniyle askeri alanda güçsüz olduğu zannedilmemelidir. Zira düzenli orduların gerillalar karşısında net bir başarı elde etmesi çok zordur. Zira gerillaların ne zaman ne yapacakları ve ne zaman nereden vuracakları kesin olarak bilinmez. Gerillaların taktikleri vur kaçtır. Bu nedenle otuz yıldan beri PKK ile savaşımız sürmüyor mu? Gerçi iki bin yılından önce PKK tamamen etkisiz hale getirilmişti ama AKP iktidarı zamanında PKK yeniden palazlanarak saldırıya geçmişti. Görünen o ki Kürt açılımı da bu yıllardan beri kanayan yaraya merhem olmayacak. PKK nın kafası hak ettiği şekilde ezilmedikçe bu anlamsız savaş bitmeyecek. Kim bilir daha kaç yıl analar ağlayacaklar. Zira PKK bu açılım sayesinde süreci çok iyi kullandı ve savaşa devam etmek için tüm hazırlıklarını tamamladı. Tamamladıkları için de Türk ordusuna meydan okuma cesaretini bulabiliyorlar. Şunu akıllarından çıkarmasınlar. PKK yı bitirmeye kararlı bir hükümet bu kararını uyguladığında PKK Türk ordusunun karşısında dayanamaz ve kesin bir yenilgiye uğrar.
Savaşsız doksan bir yıllık bir zaman geçirdik. Buna rağmen halen yeterli bir kalkınmaya, zenginliğe kavuşamadık. Şu an suyumuz kesik. Bunca uzun zamana rağmen halen en önemli sorunlarımızı çözemedik ve kalkınamadık. Su ve elektrik olmazsa olmazımızdır. Buna rağmen çok sık kesilmesinin önüne geçilemiyor. Hem de savaşsız geçen onca yıla rağmen. Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Kadir Topbaş’ı sevgiyle!!!!, Saygıyla!!!! anıyor kendisini su kesmelerdeki başarısından dolayı kutluyoruz.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Sağlıksız Gıdalar

Sağlıksız Gıdalar
Piyasada bol miktarda sağlıksız gıda bulunması yetmezmiş gibi bir de sağlıksız olduğu kesin olan ve sağlıklı sağlık ürünleri olarak tanıtılan ne olduğu belirsiz sözde ilaçlar var. Gerçi bunlar sağlık bakanlığından imal izni alamadıklarından Tarım Bakanlığından sağlık destek ürünleri adıyla imalat ve satış izni almaktadırlar. İnsanlarımızın bu sahtekârlıklara kanmaması gerekir ama kanıyorlar ki televizyonlarda aralıksız reklamları sürüyor. Örneğin Sanax adlı sözde sağlık destek ürünü defalarca sağlık bakanlığı tarafından toplatılmış olmasına rağmen halen birçok televizyonda reklamları sürüyor. Değerli okuyucularım sağlığa destek adıyla satılan, satılmak istenen ürün taze olarak tüketilen sebze ve meyveler kadar sağlıklı olamaz. Yıllar önce bir doktorumuza sarımsak yerine hapını kullansak daha iyi olmaz mı diye bir soru sormuşlardı. Doktorumuz sarımsağın bu denli bol olduğu ülkemizde sarımsağın hapı kullanılır mı diye yanıt vermişti. Yaşam en iyi şekilde vitaminlerle, sözüm ona gıda destek ürünleriyle sağlıklı bir şekilde sürdürülemez. Zira sindirim sistemimizin posalı yiyeceklere gereksinimi vardır. Zayıflamak için çok sıkı rejim yapanların başına neler geldiğini sık, sık televizyonlarda izliyor ve gazetelerde okuyoruz. Mümkün olduğunca sebzelerle ve yeşilliklerle beslenecek olursak sağlığımıza en iyi katkıyı sağlamış oluruz. Her gün bir buçuk iki, litre su içmeyi de ihmal etmemeliyiz.
Sağlıksız ürünlerin en başında ne yazık ki süt ürünleri gelmektedir. Sağlıklı bir yoğurt buzdolabında en fazla beş gün dayanır. Oysa piyasada satılmakta olan yoğurtlar yaklaşık bir ay bozulmadan dayanıyor. Peki, bu uzun sürede bozulmamayı sağlayan nedir. İçine katılan sağlıksız katkı maddeleri değil mi? Piyasanın en pahalı tereyağını alıyorum. Ne yazık ki mis gibi tereyağı kokuyor sözüne uygun tereyağı bulmak olası değil. Süt ürünlerinin neredeyse tamamında hemen, hemen aynı koku bulunmaktadır. Tereyağında, sütte ve yoğurtta. Peki, bunun nedeni nedir? Süt toplayan firmaların sütü çok geç toplamalarından kaynaklanan bir sorun bu. Üretici süt toplama tankerinin geç gelmesi yüzünden sütün kesilmemesi için içine kostik (çamaşır sodası) atarlardı. Sağlığa çok büyük zararı var diye ne olduğunu bilmediğim başka bir madde kullanmaya başladılar. Üretici bu maddenin dozunu kaçırdığında süt ürünlerindeki o sevimsiz koku oluşuyor.
Ben tarım ve hayvancılıkla uğraşan bir ailenin çocuğuyum. Babam bin dokuz yüz elli dört yılına kadar Menemen’in ikinci büyük koyun sürüsünün sahibiydi. Koyun sürümüz yaz aylarında İnce Şükrü’nün merasında, kış aylarında da Görece köyünün sınırları içinde kalan üç bin beş yüz dönümlük bir merada kışlardı. Akşam ve sabah sağılan sütler at sırtında Emirâlem tren istasyonuna taşınır, orada banliyö trenine yüklenir ve İzmir’deki alıcıya ulaştırılırdı. Babam mandıranın gönderdiği güğümleri tekrar çamaşır sodasıyla yıkattırırdı. Sütler kesilmesin diye yıkanan güğümler durulanmadan ters çevrilir ve iyice süzülmesi için uzun süre bekletilirdi. Güğümlerde eser halde kalan soda sayesinde sütlerin kesilmemesi sağlanıldığı gibi mikropların barınmasına da engel olunurdu. O yıllarda toplanılan sütler bekletilmeden kaynatılıp peynir veya yoğurt yapılırdı. Yine o yıllarda sütler bırakınız onlarca gün dayanmasını, akşama kadar bile zor dayanırdı. Zira içinde sütün kesilmesini önleyecek hiçbir katkı malzemesi yoktu. Süt ürünlerinin en sağlıklısı yoğurttur. En lezzetlisi ise kaymak ve tereyağıdır. Eskiden şimdiki gibi tereyağından başka her şeye benzeyen tereyağları yoktu. Bizim tereyağı çıkarmak için bir gubamız vardı. Guba yayıkla aynı işi görür ama gubadan yağ daha kolay alınırdı. Guba yayık gibi şişman değildir. En güzel tarifi ince uzun bir tahta fıçıdır. Gubadan az daha uzun bir sırığın ucunda üç veya dört delikli bir tekerlek vardır. Gubaya konulan yoğurt bu sırığın aşağı ve yukarı hareket ettirilmesi ile yoğurt suyla iyice karıştırılıp eritilir. Yoğurt bir süre dövüldükten sonra ayranın üzerinde tereyağı oluşmaya başlar. Üzerine soğuk su ilave edildiğinde tereyağı ayrandan iyice ayrışır. Tereyağı alındıktan sonra gubanın içindeki ayran bir bez keseye dökülerek bir ağaca veya uygun bir yere asılarak çökelek sudan iyice arındırılır. Piyasada lor diye satılan ürün aslında lor değil çökelektir. Lor peynir suyundan elde edilir. Lor inek sütü ile yapılan peynirin suyundan çıkmaz. Lor için koyun peynirinin suyu gereklidir. Peynir süzülüp alındıktan sonra kalan su tekrar kaynatılarak lor elde edilir. Yoğurdun çalkalanmasıyla elde edilen tereyağı mis gibi kokar ve tadına doyum olmaz. Akla şöyle bir soru gelebilir. Bunları niye yazdın diye. Bu sabah bir alışveriş merkezinden bir paket tereyağı aldım. Eğer kâğıdını yırtıp atmasaydım hemen geri getirecektim. Büyük alışveriş merkezlerinin kalite kontrol görevlileri vardır. Bunlar aldıkları ürünleri hiç mi kontrol etmezler? Eğer kontrol etmiş olsalardı ben de o kazığı yemezdim. Bundan böyle alacağım tereyağını bir kenarından açıp tadına ve kokusuna bakmadan kesinlikle satın almayacağım. Zira en tanınmış ve ürününü en yüksek fiyata satan firmaların ürünlerinde de o çirkin koku olabiliyor.
Özcan nevres ozcan.nevres@gmail.com

Tarih Tekerrürden İbarettir

Tarih Tekerrürden İbarettir
Demokrasi kahramanı Adnan Menderes yalnızca muhalefeti ezmek ve gazetecileri sindirmekle yetinmiyordu. Dokuz subay olayı Samet Kuşçu’nun muhbirliğiyle gün yüzüne çıkmış, çok ağır işkencelere rağmen olay karanlıkta kalmayı sürdürmüştü. Dokuz subay olayı askerin her an darbe yapabileceği kuşkusuna neden olmuştu. Bu yüzden Adnan Menderes orduyu sindirmek için gözdağı üstüne gözdağı veriyordu. Nasıl olsa Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun onun yanındaydı ve kendisine ordunun darbe yapmayacağı teminatını veriyordu. Oysa siyasi cephede cadı kazanı kaynıyordu. Ülkenin geleceğinden kuşkuya düşmüş olan emekli generaller bir çözüm bulmak için toplantı üstüne toplantı yapıyorlardı. Ülke askeri bir darbenin eşiğindeydi ama hükümet halen bunun farkında değildi. Amerika ile yapılmak istenen ikili bir anlaşma bardağı iyice taşırmıştı. Bu anlaşmaya göre ülkede hükümetin bastıramayacağı bir karışıklık olduğunda Amerikan askeri kuvvetlerinden yardım istenile bilecekti. Yirmi yedi mayıs sabahı saat sıfır dört sıralarında harp okuluyla birlikte tanklar harekete geçmiş ve Ankara radyosuna el konulmuştu. İlk tutuklanan ise Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun’du. Celal Bayar Harbiyelilere direnirken Adnan Menderes Eskişehir yolunda ülkeden kaçış yolu arıyordu. Adnan Menderes’in yolunu kesmek için Eskişehir havaalanından İrfan Özaydınlı komutasındaki bir filo harekete geçmiş, filodaki uçağın birini de Hava Kuvvetleri komutanı İrfan Özaydınlı kullanıyordu. Uçaklar etkili olmuş ve Adnan Menderes darbecilere teslim olmuştu.
Yirmi yedi mayıs devriminin sonradan lideri olan ordunun Cemal Agası, zorunlu olarak çıkarıldığı iznini İzmir Karşıyaka’daki evinde emeklilik hayalleri kurarak vakit geçiriyordu. Aslında darbenin lideri Cemal Madanoğlu idi. Korgeneral olması liderliği için pürüz olmuştu. Darbeyi yapanlar başlarına zorunlu izine çıkarılmış olan Cemal Gürsel’i getirmeyi uygun görmüşlerdi. Bunun üzerine İzmir’e özel bir uçak gönderilmiş ve Cemal Gürsel’i uykusundan uyandırarak alıp Ankara’ya getirmişlerdi. İkinci Ordu Komutanı darbeye karşı çıktıysa da bir şekilde ikna edilerek onun da darbeye rıza göstermesini sağlamışlardı. Ordunun darbe yapacağından kuşkulanan ve bu yüzden sürekli orduya gözdağı vermeye çalışan Adnan Menderes artık ordunun tutsağıydı. Bu tutsaklığı Yassı ada’da idam edildiği güne kadar sürmüştü. Hani derler ya korkunun ecele yararı yoktur. Adnan Menderes’in korkuları yaşamını sürdürmesine yetmemişti. O günlerde bir söylenti vardı. Protesto olayları önü alınamaz hale geldiğinde Adnan Menderes istifasını Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a sunmuş ama Celal Bayar dere geçerken at değiştirilmez diyerek istifasını kabul etmemiş. Eğer o günlerde Adnan Menderes görevinden istifa etmiş olsaydı ne yirmi yedi mayıs darbesi olurdu, ne de Menderes iki kabine arkadaşıyla birlikte idam edilirdi.
Yazımın başlığında tarih tekerrürden ibarettir dedim. Adnan Menderes’in korkuları bu günkü yönetimde de var. Yirmi yedi mayıs darbesinden önce ekonomi çok kötü çökmüştü. Ülke yokluklar ülkesine dönmüştü. Sanayi mamullerinden tutun yiyeceklere kadar neredeyse her şey karaborsadaydı. Günümüzde her ne kadar o günlerdeki duruma düşmediysek de ekonominin ağır bir çöküşte olduğunu görmemek olası değil. Dış borçlar almış başını gidiyor. Devletin dış borçları beş yüz milyar doları aşmış, devlet garantili şirket borçları da neredeyse devletin borcu kadar. Cari açık atmış milyar dolar. İhracat ile ithalatta makas kapatılması mümkün olmayacak kadar açılmış. Sıcak para akışı da durduğu için dış borçları ödemede zorluklar başlamış. Bu acı gerçeği savaş çığırtkanlığı dahi ört bas etmeye yetmiyor.
Dış alımlarda döviz sıkıntısı başlamış olduğundan alış veriş merkezlerinin raflarından yerli üretimimizi katleden ithal ürünler yok olmaya başladılar. En azından ithal ürünlerin fiyatları el yakacak kadar yükselmiş oldu. Bu kötü gidişten kurtulmanın tek bir umarı var. O da üretim seferberliği yapmak. Bunu yapmak için tarım politikamızı iyice gözden geçirmek ve nerede yanlış yapıldığını bulmak gerekir. Gerçi üretimi, düşüren neden açıkça ortadadır. Bunun en etkili sorumlusu akaryakıt ve tarım ilaçları fiyatları ile yetersiz devlet desteğidir. Üreticilerin ürün yetiştirmek için yaptıkları masrafı elde ettikleri ürün karşılamıyorsa o üreticiler niye üretim yapsınlar?
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Demokrasi Kahramanıymış

Demokrasi Kahramanıymış
Son günlerde ekonomideki çöküşü gözlerden uzak tutmak amacıyla olsa gerek on iki eylül bin dokuz yüz atmışta idam edilmiş olan demokrasi katili Adnan Menderes’in bir demokrasi kahramanı olduğunu dillerinden düşürmez oldular. Bu nasıl bir demokrasi kahramanıydı ki Vatan Cephesi safsatasıyla ülke insanını ikiye bölmüş ve insanlar kahvehanelerini bile ayırmışlardı. Bir CHP linin demokrat partililerin kahvesinde bırakınız oturmasını, içeri bile giremezdi. Demokrat partililer de CHP lilerin oturdukları kahvehanelere giremezlerdi. Demokrat parti bin dokuz yüz elli yılında iktidara geldiğinde ülkenin kalkınmasına yarayacak tüm projelere sırtını dönmüş, halkını halkı yalancı bir baharla aldatmayı yeğlemiş ve başarmıştı. Bin dokuz yüz elli beş yılına kadar ülke insanı hayatında görmedikleri birçok şeylerle karşılaşmışlardı. At arabasına dahi sahip olamamış olan birçok tarımcı işini görüp görmeyeceğine bakmadan bir veya birkaç traktörü kapısının önüne çekmişti Nasıl olsa uzun vadeli veresiyeydi. İthal edilen traktörler içinde bir tek gazlı fergusonlar uzun yıllar işe yaramış, diğerleri ise kalitesizlikten ve parça yokluğundan kısa zamanda atıl durumda kalmışlardı. CHP nin mirası israf ve gösteriş politikasına ancak bin dokuz yüz elli beş yılına kadar dayanabilmişti Bin dokuz yüz elli beş yılında yokluklar başlamıştı. Traktörler yüzünden atlar elden çıkarılmış, traktörler de parça yokluğundan işe yaramaz duruma düştüklerinden tarım ürünleri sıkıntısı başlamıştı. Halk oy fasulyem yedi buçuk lira şarkısıyla hükümetin ekonomisiyle dalga geçerken yokluklar ve pahalılık gittikçe dayanılmaz bir hal alıyordu. Birçok gıda maddesi ve sanayi ürünleri karaborsaya düşmüştü. Hükümet çaresizdi. Zira veresiye olarak ne bulduysa aldığı için ödemelerde büyük bir sıkıntı başlamıştı. Bu yüzden ithalat durmuştu. Hükümet kurtuluşu halkımızın milli kurutma kanunu dediği milli korunma kanununu çıkarmak da bulmuştu.. Büyük tüccarlara pek bir şey olmamıştı ama küçük esnafın birçoğu yıllarca ceza evlerde yatmak zorunda kalmışlardı. Tüm bunlara rağmen demokrat parti bin dokuz yüz elli yedi seçimlerinde çok büyük oranda oy kaybetmesine rağmen biraz da seçim hileleriyle iktidarda kalmayı başarmıştı. Başarmıştı ama yokluklar bir ahtapotun kolları gibi tüm ülkeyi sarmıştı. İnsanlar bırakınız sanayi ürünlerini bulmalarını çiftçiler bile at veya öküzlere çektirdikleri sabanlarının körelen, aşınan uçlarına ekletebilecek bir demir parçasını bulamıyorlardı. Atların ayağına nal çaktıramadıkları için ayaklarına keçe sarıyorlardı.
Yokluklarla mücadelede çaresiz kalan hükümet milli korunma kanuna rağmen çekmekte oldukları ağır sıkıntılardan kurtulmayı bir türlü başaramamıştı. Bu defa hükümet kurtuluşu zorbalıkta gördü. Neredeyse gazeteciler gözünün üstünde kaşın var diye tutuklanıp ceza evlerine konuluyorlardı. Demokrat parti iktidara gelir gelmez CHP lilere gözdağı vermek için Kayalıbay olayını istismar etmişti. Güya Milli Şef İsmet İnönü’nün büyük oğlu Ömer İnönü kaldırımda durmakta olan Kayalıbay’a arabasıyla çarpıp öldürmüştü. Dava yıllarca sürdü ve beraatla sonuçlandı. Beraatla sonuçlandı ama Ömer İnönü yıllarca cezaevinde yattı ve büyük sıkıntılar yaşadı. Adaletsizlik gazetecileri, gazeteleri ve siyasetçileri cezalandırılarak yirmi yedi mayıs bin dokuz yüz atmış devrimine kadar devam etti. Hele bir pulyam davası vardı ki evlere şenlik. Amerika’da yayınlanmakta olan pulyam atlı dergide yayınlanmış olan bir makaleyi (köşe yazısı) kopyalayıp yayınladıkları için birçok gazete ve gazeteci sekiz on senelik ağır hapis cezalarıyla cezalandırılmışlardı. Aynı yazıyı yayınladıkları halde makalenin üst köşesine bu yazı Pulyam dergisinden iktibas edilmiştir diye bir ibare koydukları için üç gazete ceza almadan kurtulmuşlardı. Bu üç gazetenin hukuk danışmanı ve avukatı şeni bir suikasta uğrayarak yaşamını yitirmiş olan Profesör Muammer Aksoy idi. İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker de bir yazısından dolayı yıllarca cezaevinde yatmıştı. Sözde demokrasi kahramanı olan Adnan Menderes’in eleştirilere hiş tahammülü yoktu. Birçok konularda hükümet gazetelere yayın yasağı koyuyordu. Bazı günler son anda gelen yayın yasakları yüzünden köşe yazarlarının köşeleri yazısız çıkıyordu. Hükümetin beğenmediği yazılara da yayın yasağı konulduğundan gazetelerin bazı sayfalarında beyaz bırakılmış sütunlar oluyordu. Sözde demokrasi kahramanı Menderes yasaklarda ve tehditlerde sınır tanımıyordu. Orduya çatıyor, gerekirse tüm subayları emekliye sevk eder orduyu yedek subaylarla ve ast subaylarla yönetirim diyordu. Millet partisinin genel başkanı Osman Bölükbaşı’nın dışarıda yaşadığı günler çok sınırlıydı. Yaptığı konuşmalar yüzünden sık, sık ceza alıyordu. Ana muhalefet lideri İsmet İnönü’nün yurt içi gezileri engellenmek isteniyor. Kayseri’de taşlanıyor. İstanbul’da öldürülmek isteniyor. İstanbul Emniyet Müdürü Orhan Eyüboğlu bizzat silahını çekerek olaya müdahale edip İnönü’nün öldürülmesini önlemişti. Demokrasi kahramanı Menderes’in hızı kesilmemişti. Meydanlarda ve devlet radyosunda gerekirse idam sehpaları kuracağız diye haykırıyordu. İdam sehpaları kurulması tehdidine muhalefet lideri İsmet İnönü çok sert çıkmıştı. İdam sehpaları kurulur ama hangi tarafa çalışır, şimdiden kestirilemez demişti. Nitekim öyle oldu. Sonunda idam sehpaları kurmaya çok hevesli olan Menderes ve iki arkadaşı için kuruldu ve işlevini yerine getirdi.
Şu insan oğlu ne kadar garip değil mi? İktidar elindeyken ve iktidarını koruma gücü varken ülkemize çok partili hayatı kazandırmış ve kaybettiği seçimde iktidarı güle oynaya Demokrat Partililere teslim etmiş olan İsmet İnönü demokrasi kahramanı olamıyor da, her türlü anti demokratik uygulamayı başarıyla uygulayan Adnan Menderes demokrasi kahramanı. Buna gülünmez de ne yapılır?
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Dünya Olimpiyatlarına Aday Şehre Bakın

Dünya Olimpiyatlarına Aday Şehre Bakın

Dün bahçemde biraz temizlik biraz da tere ve rezene ekme işleri yaptım. Çok terlemiştim. Eşime ben banyo yapağım dediğimde yapamazsın dedi? Elektrikler mi kesik diye sorduğumda, hayır sular kesik dedi. Bu gün de bir ara sular kesildi. Dört mevsimin en güzel günleri bu günler. Bu günlerde elektrik ve su kesiliyorsa alt yapıda büyük bir sorun var demektir. Benim evimde dört saate kadar elektrik kesintilerinde sorun yaşanmaz. İki kesintisiz güç kaynağımız ve onların en az dört saat elektrik değişimi yapmasını sağlayan atmış amperlik iki de akümüz var. Dört saatten fazla elektrik kesintileri için de her an çalıştırılmaya hazır üç kilovatlık bir jeneratörümüz var. Anlaşılacağı gibi benim elektriklerle ilgili hiçbir sorunum yok. Elektrik ve elektronik teknisyeni olduğum için elektrik sorunlarını kolayca çözecek durumdayım. Bir sigorta değiştirmeyi bilmeyenler ne yapsınlar. Çaresiz elektriğin gelmesini bekleyeceklerdir. Diyelim ki olimpiyatlar İstanbul’da yapılıyordu. Bu zamansız ve düzensiz elektrik kesilmelerinde büyük bir heyecanla olimpiyatları izleyenler ne yaparlardı? Bol, bol küfür etmekten başka ellerinden ne gelirdi?

Peki, İstanbul’un sorunları yalnızca elektrik ve su kesintileri mi? Trafik sorunlarının yanında ikisi de devede kulak kalır. Adamlar kalkıp dünyanın bir undan kalkıp gelmişler. Olimpiyat alanına gidecekler ama trafikteki sıkışıklık yüzünden bindikleri araçlar adım, adım ilerliyorlar. Sonunda izlemek istedikleri yarışmaları ya tam olarak kaçıracaklar. Ya da kıl payı izleme şansını yakalayacaklar. Torunum çok ateşli bir Beşiktaş taraftarı. Babası maça dört bilet sağlamış. Oğlum iki bileti maça gitmeleri için teyzesinin torununa veriyor. Gidip maçı izleyecekler ama stadyuma ulaşmak olası değil. Stadyum güzergâhında rezil bir trafik sıkışıklığı var. Yola girmişler bir kere. Geriye dönüş olasılığı da yok. Çok zor da olsa maçın bitimine üç beş dakika kala stadyuma girip maçın son bölümünü izleyebiliyorlar. Bu normal bir karşılaşmanın sonucudur. Ya olimpiyat olsaydı ne olurdu? İzlemekte inatçı olanlar en az yatağını yorganını alıp şayet boş bir yer bulabilirse postu o boş bulduğu yere serip yarışma saatini bekleyeceklerdi. İşte ben ve benim gibi kına yakanlar bu olumsuzlukların yaşanacağını ve ülkemizin tüm dünyaya rezil olacağını düşündüğümüz için olimpiyat şehri olmayı kazanmamamıza sevindik. Üstelik kına yakmak kötü bir şey değildir. Düğünlerde kına yakmak bizim en eski ve en güzel ananelerimizden biridir.

Alkol yasağı başladı. Bundan böyle ibadethanelere, okullara yüz metreden daha yakın olan iş yerlerine alkollü içecek satış ruhsatı verilmeyecek. Aslında çok eskiden beri bu yasak vardı ama uygulanmıyordu. Yani bu karar yeni bir şey değil. Eski ruhsat sahiplerine her ne kadar bu yasaklar geçerli değilse de halen içki satış ruhsatı bulunanlar her hangi bir nedenle iş bıraktıklarında veya emekli olduklarında ruhsatları yenilenmeyecek. Böylece yaşam alanları içindeki içki satış noktaları birer, birer yok olup gidecekler. Her ne kadar ben de bir alkoliksem de bu karar beni hiç etkilemiyor ve bağlamıyor. TIP 2 şeker hastası olduğum için her sabah, bazen de günde iki defa şekerimi ölçüyorum. Ölçüm sonrası gereken temizliği alkol ile yaptığım için ben bir alkoliğim. Ne olur ne olmaz diyerek alkollü olduğu için kolonyalar da yasaklanır diye iki litre kolonya alıp bilgisayar masasının arkasına yerleştirdim. Ne de olsa bu stok beni birkaç yıl idare eder.

İşte sen misin elektrik kesintilerini eleştiren. Bilgisayar kullananlara inat şu anda elektrikler kesintiye uğramış durumda. Daha önce yazdığım gibi yaklaşık dört saat bu kesinti bilgisayarımı ve salonda çalışmakta olan televizyonumuzu etkilemeyecek. Hazır yaz sıcaklarının neden olduğu tembellikten kurtulmuşken kesintiye aldırmadan yazmaya devam ediyorum. Tek sıkıntım kesintisiz güç kaynağının elektriğin kesik olduğunu muştulayan biiiip sesleri. Bir biiiip sesi önümden geliyor. Bir biiiip sesi da altımdaki salondan. Varsın ötüp dursunlar. Hani derler ya gülü seven dikenine katlanır. Elektriksiz kalmaktansa biiiip sesini dinlemek evladır.

Çocukluğumda on beş yaşına gelinceye kadar evimizde elektriğimiz yoktu. Elektrojen grubu daha fazlasını kaldıramadığı için kimseyi yeni elektrik abonesi yapmıyorlardı. Yani elektrik abonelikleri kapanların elinde kalmıştı. Evimizi aydınlatmak için yaktığı gazla ışık veren iki tane sekiz numara, bir tane beş numara ve bir de idare lambamız vardı. Bir de ovada kullandığımız lüksümüz ve bir de karpit lambamız vardı. Yiyeceklerimiz sineklerden tel dolabında korunurdu. Yani yiyeceklerimizi korumakta elektrik diye bir sorunumuz yoktu. O yıllarda alıp da tel dolaba koyduğumuz peynirler haftalarca bozulmadan dolapta dururdu. Sebzelerimiz ise doğal olduğu için bir leğen içinde bozulmadan günlerce tazeliğini korurdu. Şimdilerde sağlıklı diye bizlere kakalanan yiyecekler buzdolabının dışında bir gün bile dayanmıyorlar. Soğuk su içmek için testimiz dolap kuyusunun içine sarkıtırdık. Bir file içine koyduğumuz karpuzumuzu da kuyuya sarkıtırdık. Karpuz suda fazla kaldığında çatlardı. Artık ne o kuyular kaldı, ne de o sağlıklı hormonsuz ve olabildiğince lezzetli ürünler kaldı.

Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Tüm Kına Yakanlara Merhaba

Tüm Kına Yakanlara Merhaba
Öncelikle kına yakanları sağduyulu oldukları için tümünü kutlarım. Düşünüyorum da….. Günümüzde dahi halen trafik sorunu çözülememiş bir İstanbul’da olimpiyatlar yapılsaydı İstanbul’un hali ne olurdu? Olimpiyatlar için ülkemize gelen yabancılar geldiklerine, geleceklerine pişman olmazlar mıydı? Değerli okuyucularıma Silivri’den İstanbul Gaziosmanpaşa’ya altı saatte gittim desem mutlaka inanmakta zorlanırlar. Ne berbat bir gündü o. Gişelere on beş kilometre kala trafik adeta durdu. Adım, adım ilerliyoruz. Trafikteki sıkışıklık geçicidir diye yol kenarındaki park yerine girdim. Bir süre bekledikten sonra trafik hızlanır gibi olduğunda hareket edip yola çıktım. Trafikteki akışın yeniden durması için sanki beni bekliyordu. Yine adım, adım ilerlemeye başladık. Gişeleri geçtiğimde hemen sağa yanaşıp motoru durdurdum. Durdurmak zorundaydım zira hararet çok yükselmişti. Benden önce duranlar olmuştu. Benden sonra duranlar da çok olmuştu. Birinin motoru nasıl bir durma düşmüşse arabanın sürücüsü bir çekici çağırarak arabasını yükletti. Sürekli yol durumunu veren bir radyo vericisi var. Torunum onu bulup sürekli o radyoyu dinler olduk. Radyodan öğrendiğimize göre trafik sürekli gerçekleşen trafik kazaları yüzünden tıkanıyordu. Karanlık iyice bastırdığında yağmura rağmen yolumuza devam kararı aldık. Yağmur yüzünden beş metre öteyi görmekte zorlanırken kaza yapma sevdalısı trafik magandaları yine iş başındaydı. Sağımızdan solumuzdan makas atanlar hızla geçiyorlardı. Neyse ki Silivri İstanbul yolculuğumuzu kazasız belasız altı saatte tamamlaya bildik. O gün ne olimpiyat vardı ne de tekmecilerin, pardon futbolcuların maçı vardı. Buna rağmen yolculuğumuz bu denli rezil geçmişti. Bir de olimpiyat olduğunu düşünün. Olimpiyatı izlemeye gelen yabancılar mutlaka olimpiyat alanına araçlarla değil, tabanvaylarla gitmeyi yeğlerlerdi. Biz kınacılar işte böyle rezaletlerin yaşanabileceği korkusuyla olimpiyatların İstanbul’da yapılmamasına sevindik. İnternet’te olimpiyatlara aday olan üç şehrin yol haritaları yayınlandı. Tokyo araç yolu zengini, Madrid Tokyo’ya göre orta yollu bir şehir. İstanbul ise Madrid’in bile çok gerisinde. Belli ki Türkiye’yi yönetenler yolsuzluk yapmaktan yol yapmaya fırsat bulamamışlar.
Bir de şu işe bakın. Türkiye’nin gözbebeği peri bacalarıyla ünlü Ürgüp’te bir insan görünümlü canavar olimpiyatların Tokyo’da yapılacak olmasına tepki olarak Japon turistlere bıçakla saldırıyor. Birini öldürüyor. Diğer ikisini de ağır yaralıyor. Alın işte kına yakmayanların müthiş başarısını. Bu kafayla olimpiyat bizim neyimize? Bir futbol maçını bile doğru dürüst izleyemeyenler, maça satırlarla, döner bıçaklarıyla giden magandalar. Maça mı gidiyorlar? Yoksa savaşa mı belli değil?
Çok sık yazdım ama yine yazacağım. Ben yürüyüşe çıktığımda yorulduğumda bir banka oturup dinlenemiyorum. Zira hangi banka oturmak istesem altı ayçiçeği kabuklarıyla dolu oluyor. Gelen geçen o kabukları görüp de şu ayıya bak. Bu yaşa gelmiş çevresini temiz tutmayı öğrenememiş diye kınamalarından korkuyorum. Yıllar önceydi. Foça’da yaşamakta olduğum yıllardaydı. Yerel Gündem 21 in çağrısına uyarak düzenledikleri toplantıya katıldım. Turizm müdiresi yaptığı uzun konuşmasında çok büyük başarılarını anlata, anlata bitiremiyordu. Esnaftan ve halktan güçlükle topladıkları paralarla dünyaca ünlü Foça’mızı tanıtmak için İstanbul festivalinde bir stant açarak Foça’nın tanıtımını yapmış. Patlamamak için kendimi zor tutuyorum. Zor da olsa konuşmasını tamamlamasını bekledim. Konuşmasını tamamladığında söz aldım ve müdüre hanıma hak ettiği şekilde yüklendim. Sizi İstanbul’da stant açma başarınızdan ötürü yürekten kutluyorum. Sanki Foça’yı dünya tanımıyormuş gibi gidip İstanbul’da stant açmanız ne kadar büyük başarı değil mi dedim? Biz özel günlerimi kutlamak için yüz kilometre uzaklıktaki Dikili’ye gidiyoruz. Sıkı durun nedenini açıklayacağım. Beş kapılarda bir gazino var. Gazinonun garsonlarından biri servis yaparken çişi geliyor. Tepsisini bir masa üzerine koyarak Beşkapılar’ın çukuruna inip çişini yapıyor ve ellerini yıkama gereği duymadan servise devam ediyor. Oysa on metre ötede genel tuvalet var. Oraya gidebilirdi ama gitmiyor. Siz olsanız bu kafayla servis yapılan bir yerde özel günlerinizin kutlamasını yapar mısınız? Siz önce buradaki esnafı ve yanlarında çalışanları eğitin. Bu eğitimi tamamlama başarısını gösterebilirseniz işte o zaman değil İstanbul’da, dünyanın neresinde olursa olsun stant açabilirsiniz dedim. Sözlerime devam ettim. Gelelim belediyemize. Yerler çerez kabuklarıyla dolu. Çerez satıcılarının tümünün arabalarında yere çöp atmak yasaktır. Atmanın cezası yirmi liradır yazıyor. Belediye bu güne kadar yerleri kirlettiği için ceza yazdığı tek bir kişi var mı? Direklere asılmış levhalara bakarsanız kaldırımlarda bisiklet sürmek yasaktır yazıyor. Kaldırımlarda bırakınız bisiklet sürülmesini motosiklet yarışları yapılıyor. Kaldırımlarda can güvenliği kimsenin umurunda değil dedim. Benden sonra sözü belediye başkanı aldı. Biz çevreyi kirletenleri ceza ile değil eğiterek yola getirmeye çalışıyoruz dedi. Sayın başkan dedim. Siz hangi memurlarınızla bu çevreyi kirletenleri eğiteceksiniz? Zabıta memurlarınız harika bir tutkalla koltuklarına yapıştırılmışlar. Mesai bitimine kadar koltuklarından kalkmıyorlar bile. Paneli yöneten gerginliği yok etmek için başka birine söz verdi. Birkaç konuşmacıdan sonra dağıldık. Belediye söylediklerimi uygulama kararı almıştı. İlk olarak çöplerin evlerden alınması kararı uygulandı ve çöp bidonları kaldırıldı. İki gün sonra belediyenin önünde girişi önleyecek bir çöp dağı vardı. Çaresiz böyle kafaya böyle tıraş deyip çöp bidonları eski yerlerine yerleştirildi. Oysa Yunan adalarına gidip oradaki temizliği görenler gıpta ile anlatıyorlardı. Yerlerde değil çöp, bir sigara izmariti bile göremezsiniz diyorlardı.
Kıssadan hisse. İnşallah bir gün bizim şehirlerimiz de yerlerde çöpü ve sigara izmariti olmayan bir temizliğe aşina olurlar.
Özcan Nevres