Tarih Tekerrür Ediyor

Tarih Tekerrürden İbarettir

 

Manşet gazetesindeki küçük bir haber dikkatimi çekiyor. Haberde Afganistan ordusunu Türk subaylarının eğiteceğini yazıyor. Bir çoğumuz bu haberi yeni bir olgu olarak algılamıştır. Afganistan ordusunu eğitimini ilk defa yapmış olmayacağız. Uzun süre ara verilmiş olsa da Afganistan ordusunun eğitimi gönderdiğimiz subaylarla ve Afganistan ordusu tarafından öğrenim için ülkemize gönderilen subaylarla uzun yıllardan beri sürdürülmektedir.

Yıl 1936 Riyaseti cumhur bandosu şefi Muhtar Hanyalı’ya Atatürk Afganistan ulusal marşını bestelemesi ve ordunun bando okulunu kurması ve bando öğretmenleri yetiştirmesi için emir verir ve gitmeden Ankara radyosunda bir veda konseri vermesini önerir. Muhtar Hanyalı yol hazırlıklarını sürdürürken bir yandan da konser hazırlıkları yapar. Bu konser tak kişilik bir konserdir. Gitarıyla mikrofon karşısına geçer ve müzikteki tüm hünerlerini gösterir. Parmakları teller üzerinde kıvrakça gezinirken gitarın kabinini de parmakları ile davul gibi çalarak seslendirir. Telefonlar Ankara radyosuna kilitlenir. Müzik sevdalıları bu orkestra hangi orkestra diye sormaktadırlar. Konser bittiğinde radyo spikeri Muhtar Hanyalı’nın tek kişilik müzik resitalinizi dinlediniz dediğinde dinleyiciler inanmak istemezler ve gerçeği öğrenmek için aralıksız telefon ederler.

Muhtar Hanyalı Afganistan ordusunu eğitmekle görevlendirilen subaylarla Afganistan’a gider. Görevi üç yıl sürecektir. Şah üç yıl sonunda Afganistan’dan ayrılmamasını ve görevini sürdürmesini rica eder. Tam dokuz yıl kalır Afganistan’da. Afganistan’dan döndükten sonra Ayvalık’a yerleşir. Ayvalık bandosunu kurar ve eğitir. Sağlığı deniz iklimine elvermediği için doktoru tarafından iklimi fazla nemli olmayan bir yere yerleşmesi önerilir. Onun için en ideal yer Ankara’dır. Ankara’ya yerleşince Basın Yayın Genel Müdürlüğüne baş mütercim olarak atanır.

Yıl 1955. Askerlik görevimi yapmak için 23 kasımda Ankara’ya gideceğim. Yolcu edilirken dedem elime bir mektup sıkıştırır. Bu mektubu Basın Yayın Genel Müdürlüğündeki teyzemin oğlu Muhtar Hanyalı’ya vereceksin der.

Ankara’ya vardığımda ilk işim Basın ve Yayın Genel Müdürlüğüne gitmek oldu. Muhtar Hanyalı’yı görmek istediğimi söylediğimde emekli olduğunu söylediler. Tam binadan çıkarken bir görevli arkamdan koşup geldi. Sizi Muharrem bey çağırıyor dedi. Gittim. İri yarı, babacan tavırlı bir adam. Giritli şivesiyle �ne yapacaksın Muhtar Hanyalı’yı� diye sordu. Dedemin teyzesinin oğlu olduğunu söylediğimde �Elenika kserzis� diye sordu. (Yunanca biliyor musun? Kserzo ma e boro na miliso dedim. (anlıyorum ama konuşamıyorum.) �Krimasam more, (yazıklar olsun) Muhtar gibi bir adamın yeğini Yunancayı bile öğrenememiş. Senin amcan on dil konuşuyor. Hem de ana dili gibi. Ben sana adresini vereyim evine git dedi. Adresi alıp gittim.

Muhtar amcam evde yoktu. Eşi karşıladı. Menemen’den geldiğimi söylediğimde hemen içeri buyur etti. Salonda oturduk. Salonun iki köşesinde birer asa dikkatimi çekmişti. Az sonra Muhtar Hanyalı geldi. Eşi �bak kim geldi. Teyzenin Menemen’deki oğlunun torunu � deyince birbirimize sarıldık. Daha ilk günde asalardan birinin Türkiye Riyaseti cumhur bandosu şefliğinin, diğerinin ise Afganistan Kraliyet Bandosunun şeflik asası olduğunu söyledi ve Afganistan’da yaşadıklarını anlattı.

Onun Afganistan arkadaşları subaylar sayesinde askerliğimde hiç ezilmedim. Muhabere Okulu komutan yardımcısı Muhtar Ayra ve birinci tabur komutanı Binbaşı İhsan Tarım Afganistan arkadaşıydı. Okulda eğitimim bittikten sonra İstanbul’daki Birinci Ordu Muhabere Tamir bölüğüne gönderildim. Bölüğümüzde bir Afganistan subayı vardı. Rütbesi yüzbaşıydı. Bölüğümüzde eğitim amacıyla bulunduğundan bizden biriydi. Milli marşlarını Muhtar amcam tarafından bestelendiğini, ordu bando okulunun Muhtar amcam tarafından kurulduğunu söyleyince iyi arkadaş olmuştuk.

Afganistan ordusuna 1936 da başlatılan eğitim desteği Taliban dönemine kadar sürmüştü. Tarih tekerrür ediyor ve Türk ordusu tarafından Afganistan ordusu yeniden eğitilmeye başlanıyor. Dostluğumuzun kalıcı olması dileğiyle.

Özcan Nevres

Vatan Toprağı Kuşatılırsa

Vatan Toprağı Kuşatılırsa

Bilindiği gibi Suriye’deki Süleyman Şah türbesinin üzerinde bulunduğu toprak konaklama tesisleri Lozan anlaşması gereği Türk toprağı sayılmıştır. Cumhurbaşkanımız Işid’in terör örgütü olduğunu açıklayınca Işid hemen karşı saldırıya geçti ve ilk hedef olarak Süleyman Şah türbesinin bulunduğu yeri kuşatmak oldu. Şimdi gözler hükümetin nasıl bir tavır alacağında ve genel kurmay başkanının tutumunda. Bakalım yapılması gerekeni hemen yapacaklar mı? Şu anda tank ve komando birliklerimizin sınırda yığınak yapması gerekir. Bu o vatan toprağını korumakta kararlı olduğumuzun göstergesi olacaktır.

Esas üzerinde durulması gereken gençlerimizin vatanları için ne kadar duyarlı olduğudur. Bakın bir gencimiz ne diyor? Erol C. Bu savaş ortamında bir türbenin 36 mehmetçik tarafından korunması putperestlik değil midir? Kime ne yararı var da bu kadar değerliymiş gibi gösteriliyor ve Türkiye halkını gaza getiriyor, askerlerimizin hayatı riske sokuluyor? Buna yanıtım ise şöyle: O türbenin bulunduğu yer Türk toprağı olduğuna göre sonsuza kadar savunulmalıdır. Bizim düşmana bırakılacak bir karış toprağımız yoktur. Alın size Erol C.’dan okkalı bir yanıt: O kadar toprak meraklısıysan sen önden buyur. Sınırlarımızdaki topraklar bize yeter. Erol C. Bey,, Çivi çiviyi söker. O adacıklardan ne olur diyen AKP yüzünden adalar birer birer Yunanistan’a gidiyor. Bu gün o toprak parçası yarın tüm güneydoğu gider. Doğal olarak bunu anlamak için biraz da düşünen bir kafa gerekir. Bu yanıtımda etkilenen Bünyamin Sakin adlı bir gencimiz bakın ne diyor?  erol kardeşim sen istemiyorsan ben önden giderim sende karının etegi altına saklan kal öyle olurmu İşte iki ayrı kafa yapısı. Biri küçücük bir toprak parçası için ver kurtul diyor. Diğeri ise hudutlarımızın dışında kalmış olsa da o bizim vatanımızın bir parçası. Onu ölümüne savunmak gerekir diyor. Bu konuda iktidarın ne düşündüğünü ve ne yapacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz. İnşallah teslimiyetçi bir davranışın içine girmezler.

***

Güncel konu türban. Aydın din adamları dinimizde türban diye bir örtünme tarzı yoktur diyorlar. Buna rağmen Hıristiyan rahibelerinin giyim tarzı olan türbanı halka kabul ettirmek için baş örtüsü diyorlar ve halka dayatıyorlar. Benim annem, babaannem ve anneannem de baş örtüsü takarlardı. Türbanlılar gibi başlarını lahana gibi sarmazlardı. Bu son baş örtüsü dedikleri türban atağının gerekçesi ne? Olabildiğince bozuk giden ekonominin üstünü örtmek için mi? Yaşanacak olanları halkın gözünden kaçırmak için mi? Eğer amaç bu ise kendilerini aldatmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Dostlarla sohbet ederken en çok konuşulan ne olacak bu ülkenin hali sorusudur. Ben de Tarih tekerrürden ibarettir. Demokrat Partinin son döneminde yaşananları yaşamaya başladık diyorum. Gerçi henüz o dönemde yaşananlar başlamadı ama görünen köy kılavuz istemez. Sıcak paranın akışı durmuş. Dolar bazındaki borç ödemelerde çok büyük sıkıntılar yaşanıyor. Bu ödemeler bir kez aksamayı görsün. Dış ülkelerden alınan ve dövizle ödenmesi gereken tüm alımlar durur ve yoklar dönemi başlar. Tıpkı Demokrat Parti iktidarının son dönemindeki gibi olur. Demokrat Partinin son döneminde eşya ve yiyecekler karaborsaya düşmüştü. Fiyat yükselişlerine halkın gücü yetişmez olmuştu. O günleri en güzel anlatan bir türkü var. Oy fasulye yedi buçuk lira, hem kaynasın, hem oynasın. Bu türkü o günlerde o kadar çok tutulmuştu ki halen severek okunuyor. Bu türkünün ortaya çıkmasının nedeni ise kilosu otuz beş kuruş olan fasulyenin fiyatı karaborsada yedi buçuk liraya fırlamış olmasıdır. Karaborsayı ve fiyat yükselişini durdurmak için çıkarılan Milli Korunma Kanunu amacına ulaşamamış. Fiyatların yükselişi ve karaborsa durdurulamamıştı. Bir çok küçük esnafın fasulyenin ve pirincin kilosunu hükümetin koyduğu fiyattan beş kuruş fazlasıyla sattığı için yıllarca hapis yatmalarına neden olmuştu. Belki de zengin arabasını dağdan aşırır, fakir düz yolda şaşırır deyimi o yıllarda gündeme oturmuştu. Zira milli korunma kanunu yürürlükte kaldığı sürece hiçbir zengin kanundan zarar görmemişti. Olanlar ise hep küçük esnafa, yani dar gelirlilere olmuştu.

İnşallah o yıllarda yaşadıklarımızı bir daha yaşamayız. Birinci Ordu Muhabere Komutanlığında genel evrak müdürüyken üst makamlara yazı yazacak birinci hamur kağıt bulamadığımız gibi iki kağıdı birbirine tutturacak toplu iğne bile bulamıyorduk. Çiftçilerimiz sabanının aşınan burnun a eklete bileceği bir demir parçasını bile bulamıyorlardı.

Özcan Nevres      ozcan.nevres@gmail.com

Orman Katliamı

Orman Katliamı

Hemen, hemen her gün gazetelerde ve televizyonlarda ormanlardan kesilen ve halen kesilmekte olan ağaçlar ile ilgili haberleri dinliyoruz ve görüyoruz. Çocukluğumda Menemen’de kış ve bahar aylarında sürekli yağmur yağardı. Kesintisiz yağan yağmur insanlara göz açtırmazdı. Evimiz kerpiçten inşa edilmiş bir binaydı. İki oda ve bir de mutfaktan oluşurdu. Yağmurun yağdığı günlerde bu üçlünün önündeki sundurmanın kiremitlerinden yağışın şiddetine göre parmak kalınlığında kesintisiz yağmur suyu akardı. Avuçlarımı tutardım o sicim gibi akan suyun altına ve akan su ile doyasıya oynardım. O yıllarda Yamanlar dağının ormanı ovaya kadar inerdi. Orman bağları mevkisindeki arazilerde neredeyse bir metreden su çıkardı. Üstelik çıkan su memba suyu kadar lezzetliydi. Bin dokuz yüz ellide Demokrat parti iktidar olduğunda ilk icraatı orman suçlarını da içine alan çok geniş kapsamlı bir af çıkarmak olmuştu. Menemenli Tarım Bakanı Profesör Şevket Raşit Hatipoğlu’nun bakan olduğu gün yayınlattığı yaş kesenin başını keserim genelgesi kaldırılmış ve adeta orman katliamının önü açılmıştı. Yamanlar dağında orman yok edildikçe ovadaki yer altı suları gittikçe derinlere kaçmıştı. On dönümlük sebze bahçemizi suladığımız üç metre derinlikteki kuyumuzun suyu bu yüzden yetersiz kalmaya başlamıştı. Bu yüzden babam bağ evimizin yanına bir artezyen kuyusu açtırmıştı. Sekiz buçuk metre derinlikteki su on altı dönüme ulaşmış olan bahçemiz için yeterliydi. Bin dokuz yüz seksenli yıllarda başlayan kuraklıktan sonra sular daha derine kaçtığı için o da yetersiz kalmıştı. Devlet Su İşleri tarafından meyve ağaçlarına su verilmediğinden dört yüz adet erik ağacımızı bir inç su veren küçük bir motorla, bahçenin sonuna kadar ulaşan bir hortumla ancak ağaçları sulaya bilmiştim. Orman katliamı devam ettiği için artık o artezyen de kurudu.

Yağmurun yağıp yağmayacağını Bozköy ormanlarının bulunduğu yere doğru bakarak anlamaya çalışırdık. Bozköy ormanları üzerinde yoğun bulutlar oluşmuşsa yağmurun yağacağını bilirdik. Ta ki Bozköy ormanı demir çelik fabrikaları tarafından yakılıncaya kadar. Güya o yangına demir çelik fabrikalarından demir yüklemiş olan tırlardan birinden ormana sıçrayan bir kıvılcım neden olmuş. İşte o orman yakıldıktan sonra oluşan kuraklık yüzünden Menemen ovasında tarla sulama kavgaları yüzünden çıkan kavgalarda insanlarımız ölmüşlerdir. N e yazık ki bu yanan orman, orman düşmanlarına yetmemiş. Şimdi de Ilıpınar ile Bozköy arasındaki ormandan ağaçlar kesiliyor ve yağmurun çocuğu olan o güzel ormanlardan biri daha yok ediliyor. Yağmur ormanın anasıdır. Orman varsa yağmur yağar sözünü aklımızdan hiçbir zaman çıkarmamalıyız.

Menemen’deki kuraklığa neden olan ormanların yok edilmesinden bir örnek de İstanbul’dan vereyim. Bin dokuz yüz elli yedi yılında Menemenli bir arkadaşımla ormanı ve suyu ile ünlü olan Sarıyer’e gittik. Ormanın içinden giden toprak yol boyunca tulumbalar vardı. Tulumbanın koluna dokunulur dokunulmaz akarından gürül, gürül su akardı. Üstelik akan su buz gibiydi ve çok da lezzetliydi. O güzelim ormanın büyük bir bölümü getirim uğruna kesilip yok edilince tulumbaların tamamı kurudu. Su zengini olan Sarıyer su fakiri oldu. Gürül, gürül akan sokak çeşmeleri akmaz oldu. Kuraklığın nedeni için bu denli acı örnekler varken İstanbul’da orman katliamı var gücüyle sürüyor. Son birkaç yıl içinde kesilen dört milyon ağacın yerine güya çok daha fazlası dikilecekti. Dikeceğiz dedikleri ağaç fidanlar dikilse ne olur? Kaldı ki dikileceğini de sanmıyorum. Dört milyondan fazla fidan nerede ve ne zaman yetiştirilecek? Bir orman fidanının ağaç olması için en az yirmi beş otuz yıl gerekiyor. İstanbul’a bu yoğun göç devam ettiği sürece o fidanlar dikilmiş olsa bile arsa elde etmek için daha büyümeden söküleceklerdir. Yazıma ünlü şairimiz Faruk Nafiz Çamlıbel’in Canavar adlı eserinden küçük bir alıntı ile son vereyim. Yağmur duası için bakınız ne diyor? Bir tarafta bebekler ağlıyor meme diye. Bir tarafta kuzular ağlıyor me diye. Eğer yağmur Allah’ın gözyaşları olsaydı. Bir anda ortalığı sele vermek kolaydı. Anlaşılacağı gibi yağmur duayla yağmaz. Orman varsa yağar.

Özcan Nevres      www.ozcannevres.com

YASAKLAR

Yasaklar

Yasaklar eğer uygulanırsa yasak olur. Eğer uygulanmıyor ise yasak kararları hükümsüz olur. Yıllar önce pitbul cinsi köpeklerin yetiştirilmesi yasaklanmıştı. Zira o köpekler çok saldırgan oldukları için çok tehlikelidirler. Peki, bu yasağa uyan var mı? Yasak uygulansa bile en az o köpekler kadar vahşi duyguları olanlar onun da kolayını buluyorlar. Pitbulları melezleştirerek genlerindeki saldırganlıklarının başka köpeklere geçmesini sağlıyorlar. Yasa tanımazın biri bir tane değil, iki tane pitbul köpek yetiştiriyor. Üstelik bunları korkusuzca sokağa sala biliyor. Oynasınlar diye sahibinin önlerine attığı terliği sahibi geri alınca köpekler de sokaktaki adamın terliğini almak için adama saldırıyorlar. Adamı köpeklerin dişlerinden zorla çekip alıyorlar. Sonuçta adam hastanelik oluyor. Ayağına yapılan ameliyatlar nedeniyle üç gün hastanede yatmak zorunda kalıyor. Bu durumda bu köpekleri besleyenin hak ettiği cezayı alması gerekmiyor mu? Gerekiyor olmasına rağmen adam serbest bırakılıyor. Köpekler için ne gibi bir işlem yapıldığı ise haberde yar almamış. Köpeklerin saldırdığı adam yine de ucuz kurtulmuş. Bu olayda ölümcül yaralar da alabilirdi.

Yasaklarla devam edelim. Her türlü kirliliğe neden olmak yasaktır. İstanbul büyükşehir belediyesine sormak gerekir. Silivri’de Boğluca ve Tuzla derelerine olabildiğince kirli atık sularını bu derelere boca etmek bu yasağın dışında mı kalıyor? Koskoca bir yaz geçti. Ağır ve iğrenç kokuların en etkili olduğu dönem yaz aylarıdır. Büyükşehir belediyesinin duyarsızlığı ve beceriksizliği yüzünden bu iğrenç kokuları doya, doya içimize sindirdik. Görünen o ki önümüzdeki yıllarda da bu kokuları içimize sindirmeye devam edeceğiz. Bu arada Silivri’nin her yanına Silivri’de tarih yazdık diye afişlerle ilan eden Sayın Özcan Işıklar’a da bir sözüm var. Eğer gerçekten tarih yazmak istiyorsanız bu iki dereyi kirlilikten kurtarın. Bu kurtuluş ise yasakların uygulanmasıyla mümkün olabilir. Gerçi en büyük kirliliğe neden olan kanalizasyon sularını arıtacak olan arıtma tesisini halen kurmayı başaramamış olan büyükşehir belediyesidir. Atık sular arıtılmadıkça Boğluca deresinde de, Tuzla deresinde de kirlilik ve bu kirlilik yüzünden o iğrenç kokular artarak devam edecektir.

Silivri’de yaşamak güzeldir. Silivri’nin her yerinde bu sloganı görebilirsiniz. Peki, gerçek öyle mi? İSKİ patlayan su borularını onarmak için açtığı çukurları onarımdan sonra öylece bırakmaktadır. Karşı komşumun su arızası giderildikten sonra PTT nin direği dibine istiflenen taşlar bir yıldan beri döşeneceği günü beklemektedir. Gerçi orada artık döşenecek taş da kalmadı. Taşlar kapanın elinde kaldı. Yaklaşık bir ay önce evimin kapısı önündeki su patlağını onardıktan sonra çıkarılan taşlar kapımın önüne istiflendi. Bu taşları yerine döşemek için neyi bekliyorlar? Ayağımın takılıp düşmemi mi? Yetmiş dokuz yaşındaki, üstelik baypas ameliyatı olan bir insanın ayağının takılıp düşmesi olağandır. Böyle bir durum yaşayacak olursam bunun İSKİ ye pahalıya mal olacağını belirtmek isterim. Öyle bir şey olursa sonucuna katlanacaklardır. Bu konuya duyarsız kalan belediye de.

Konu Boğluca deresi olunca aklıma Menemen’de yaşadığım, daha doğrusu yaşattığım bir olay geldi. Sahibi olduğum nar bahçesine motor sıkletimle gitmiştim. Giderken kupkuru olan yol dönüşümde  bir yerinde göle dönmüştü. Geç geçe bilirsen. Yüz seksen kiloluk motor sıkleti hendeklerden tek başıma geçirmek olası mı? Oralarda dolaşan biri vardı. Ona bana yardım edersen seni motor sıkletimle Menemen’e götürürüm dedim. Yardım etti. Yol kenarındaki bağın içinden geçerek yola çıktık. İlk işim Çiftçi Malları Koruma Dairesine gitmek oldu. Başkana bağ yollarını koruyamayan bir kuruluş çiftçinin malını nasıl korur dedim? Bunun tek bir çözümü var. O da sattığı suyun denetimini yapamayan sulama grubuna hak ettiği cezayı yazmaktır dedim. Sulama grubuna beş yüz bin lira ceza yazdılar. Sulama grubu başkanı çok kızmıştı. Senin artezyenlerine sayaç takacağım diyerek öfkesini dile getirmişti. Yazamazsın demiştim. Yerin on iki metre altına kadar su, maden ne varsa hepsi benimdir. On iki metreden sonrası devletindir. Bu olay belediyeye de ders oldu ve belediye göle dönen o çukuru doldurarak yolun ulaşıma açılmasını sağladı. Bu konudan yola çıkarak Silivri belediyesi de büyükşehir belediyesine ceza yazamaz mı? Yazabiliyorsa hemen yazması gerekir. Önermesi benden. Uygulaması ise belediyemizden.

Özcan Nevres            ozcan.nevres@gmail.com

Işid Olayı Ve Gerçekler

Işid Olayı Ve Düşündürdükleri
Her ne kadar hükümet yanlısı sözlü ve yazılı basında yer almıyorsa da Işid’in uyguladığı vahşeti İnternet’ten üzülerek, isyan ederek izliyoruz. Bunlar nasıl bir insanlar ki acımasızca, korkusuzca masum insanları öldürmektedirler. Bu insanların yaptıkları karşısında halen bu insanlara para ve silah desteği verenlere şaşmamak olası mı? Bir de beni şaşırtan; nasıl oluyor da koskoca Irak ordusunun askerleri bu canilerle savacağına, savaşmadan silahlarını bile bırakıp kaçabiliyorlar. Nereden baksanız Irak ordusu en az yüz bin askerden oluşmuştur. Oysa Işid’in militanları ise dokuz bin kişiden ibaret. Bu dokuz bin kişilik militan güç, modern silahlarla donatılmış olan orduyu darmadağın edebiliyor. Tehlikenin geç de olsa büyüklüğünü fark eden Amerika Ezidilerin katlini önlemek için havadan müdahale kararı alabiliyor. Oysa aynı Amerika’nın Türkmenlerin katledilmesinde kılı bile kıpırdamamıştı. Amerika’nın daha başlangıçta bunca kan dökülmeden önce harekete geçmesi gerekirdi. 
Işid tehlikesinin ne denli büyük olduğunu görmek için kâhin olmaya gerek yok. Nasıl İslam dünyasında fanatik Müslümanlar kâfirlerin katlini vacip görüyorlarsa Hıristiyanlarda da aynı duyguları paylaşan fanatikler var. Hıristiyan fanatik militanlar Müslümanları katletmek arzusuyla, Müslümanları katletmekte olan Işid’e destek amacıyla katılmışlardır. Onlar da Müslüman katlederek sevap kazanacaklardı. İşte en büyük tehlike buradadır. Bu katılımlar önü alınamayacak bir duruma geldiğinde bırakınız Ortadoğu’yu, tüm dünyanın başına bela olacaklardır. Türkiye bu gelişmelere her zaman sessiz kalacaktır. Yalnızca sessiz kalmayacak, el altından Işid’e desteğini sürdürecektir. Bunu Işid’ın elinde otuz dokuz esirimiz var kılıfına sokacaklardır. Aslında o esirler olmasa da Işidler AKP hükümetinin desteğini alacaklardır. Zira AKP hükümetinin ekseni din devletine doğru kaymış bulunmaktadır. Bu yüzden tüm okulları İmam-Hatip okullarına çevirme gayreti içindedirler. 
İnternet’te Facebook’da Afganistan ile ilgili iki fotoğraf vardı. Birincisi bin dokuz yüz kırklı yıllara aitti. Kadınlar Türk kadınları gibi modern giyimliler. İkinci fotoğrafta ise Afganistan kadınları kara çarşaflara bürünmüşler. Kraliyet döneminde Atatürk devrimleri örnek alınmıştı. O dönemde Türkiye’den giden çeşitli uzmanlar başarılı hizmetler yapmışlar ve Afganistan halkının sevgisini kazanmışlardı. Gidenler arasında Atatürk’ün özellikle gönderdiği biri vardı. Riyaseti cumhur Bandosu’nun şefi Girit kökenli bestekâr piyanist Muhtar Hanyalı idi. Görevi Afganistan milli marşını bestelemek, ordu bando okulunu kurmak ve bando öğretmenleri yetiştirmekti. Askerlik görevim sırasında sekiz ay Ankara’da kalmıştım. Dedemin teyzesinin oğlu olan Muhtar Hanyalı’nın evine evci çıkıyordum. Evinin salonunun bir köşesinde Türkiye Riyaseti cumhur bandosunun şeflik asası, diğer köşesinde ise Afganistan kraliyet bandosunun şeflik asası duruyordu. Salonun her yerinde Afganistan’dan getirdiği özellikle fildişinden ve sedeflerden imal edilmiş biblolar ve bir de sedef kaplamalı satranç tahtası vardı. Bana satranç tahtasını uzatarak, bu sedef kaplamalarının eklerini bul bakalım demişti. Ne elle ne de gözle ek yerini bulmak olası değildi. Uzattığı büyüteç bile ek yerini bulmama yardımcı olmamıştı. Hazır elinde büyüteç varken bir de şuna bak dedi. Bu fildişinden yapılma yedi filden oluşan bir kolye idi. Fillerin en büyüğü küçük bir bakla büyüklüğünde idi. En sondaki pirinç tanesi kadardı. Fillerin her birinin üzerinde de aynı boy sırasına göre yedi fil çizilmişti. Pirinç tanesi kadar olanın üzerine çizilmiş olan filler ancak büyüteç ile görülebiliyordu. Hele Taç mahal’in minyatür biblosu muhteşemdi. Gösterdiği tüm eserler görülmeye değerdi. Afganistan halkı bu eserleri yaratmakta çok ustadırlar. Büyük bir çoğunluğu geçimlerini küçük el sanatıyla sağlarlar diye anlatmıştı. Yengeme sormuştum. Afganistan’da dokuz yıl kaldınız. O kadar uzun bir sürede sıkılmadınız mı diye? Hiç sıkılmadım. Orası da Türkiye gibi modern bir ülkedir. Üstelik gezilip görülecek o kadar çok yer var ki demişti. Bir de şimdiki Afganistan’a bakın. İrticanın yarattığı Taliban ordusu yüzünden ölümle burun buruna yaşanan bir ülke olmuş. Şayet buna yaşamak denirse. 
Ülkemizde huzur içinde yaşamak istiyorsak Atatürk devrimlerine sımsıkı sarılmamız gerekir. Aksi halde Afganistan halkının içine düştüğü duruma düşeriz.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gnail.com

CHP de Kongre Sonrası

CHP de Kongre Sonrası

CHP de kongre yapıldı. Ak mı kara mı heyecanı sona erdi. Seçilenler seçilemeyenlere tepeden bakmamaları, onların incitilmemesi gereken süreç başlamış oldu. Böyle bir süreci başlata bilecekler mi? Yoksa geçmişteki gibi rakipler dışlanacaklar mı? Örneğin CHP tabanında hit olmuş olan Muharrem İnce’ye partide yeni bir görev verilecek mi? Geçtiğimiz kongrede kararı delegeler değil de tabandakiler vermiş olsaydı, Muharrem İnce’yi hiçbir güç tutamazdı. Muharrem İnce’yi sevsek de sevmesek de onun taban tarafından çok sevildiğini, dışlandığı takdirde CHP nin çok şeyler kaybedeceğini seçilenlerin bilmeleri gerekir. Silivri’de olduğu gibi. Kim ne derse desin eski belediye başkanı ve eski CHP ilçe başkanı Selami Değirmenci’nin Silivrili seçmenler üzerindeki ağırlığını kimse inkâr edemez.

Yaklaşık on beş yıl önce CHP hizip yüzünden ilçe örgütü partiye başkan seçemiyordu. Delegelerin tüm çabaları Selami Değirmenci’nin olmadığı bir yönetim kurmaktı. Bu yüzden Selami Değirmenci’yi sürekli dışladılar. Halen de dışlamaya çalışıyorlar. Yaklaşık sekiz buçuk yıl önceki yerel yönetimler seçiminde CHP den dışlanan Selami Değirmenci Kendisini CHP lilerer kabul ettiremeyince çok büyük bir hata yaptı. Belediye başkanlığına bağımsız aday olacağına Genç Partiden aday oldu. Buna rağmen umulmayacak kadar çok oy almıştı. Eğer adaylığını Genç Partiden değil de bağımsız olarak koymuş olsaydı o seçimin kazananı Selami Değirmenci olacaktı. Daha sonra tekrar CHP ye dönüş yapmak isteyenSelami Değirmenci’nin önüne çok engeller koydular. O yılmadı. Uğraşısını sürdürdü ve tekrar CHP ye üye olmayı başardı. Yaklaşık dört buçuk yıl önceki yerel yönetimler seçiminde Sayın Özcan Işıklar’ı bütün gücüyle destekledi ve kazanmasını sağladı. Geçtiğimiz seçimde de, her zamanki gibi CHP den dışlanılması sürdüğü halde o yine tüm gücüyle CHP ye destek vermeyi sürdürdü. On ay sonra milletvekili seçimi olacak. O seçimde de Selami Değirmenci milletvekilliğine yine aday olacak. İnşallah yine veto yemez de CHP için başarılı çalışmalarını sürdürmeye devam eder. Her siyasetçinin dilediği yere aday olma hakkı vardır. Kazansa da kaybetse de teşkilattaki ağırlığının aynen sürmesi gerekir. Aday olanlar kazanamadıkları için parti içinde dışlanacak olurlarsa veya kazanamayanlar küserlerse CHP bundan kazançlı çıkmayacak, aksine çok şeyler kaybedecektir.

***

Yaz sezonu bitti. Her cumartesi ve Pazar günleri tıklım, tıklım dolan sahil tamamen sessizliğe gömülmüş durumda. Arabalarını sahile çok yakın yerlerde park etmek isteyen, bu yüzden kentimizin yerleşik sakinleri ile sürekli hır çıkaran saygısız magandalardan kurtulmuş bulunmaktayız. Deniz mevsimi süresince sahilin sakinleri olarak cumartesi ve Pazar günleri arabamızı evimizin önünde park etmiş olduğumuz yerden çıkarmıyoruz. Çıkardığımız takdirde boşalan yere girmeye kalkan magandayla veya magandalarla tartışmak zorunda kalıyoruz. Hani yavuz hırsız ev sahibini bastırır derler ya. İşte aynen öyle oluyor. Evinizin önündeki sokak babanızın malı mı diyorlar. Elbet de evimizin önüne arabamızı koymak hakkımız. Zira kaldırım ve yol masraflarını biz ödüyoruz.

Arabalarını sokaklarımıza bırakanlar alarm cihazlarını da kapatmadıklarından her taraftan yükselen tiz alarm seslerinden olabildiğince rahatsız oluyoruz. Bir seferinde durumu polise bildirdik. Çekiciyle geldiler. Arabanın plakasını defalarca anons etmelerine rağmen sahibi gelip arabası ile ilgilenmedi. Arabayı çekiciyle alıp götürdüler. Akşamüstü arabanın sahibi geldi. Deli gibi dolanıp arabasını arıyor. Eğer arabanızı arıyorsanız, arabanızı trafik polisinin çekicisiyle alıp götürdüler. Çekilen arabaların konuldukları parktan gidip alabilirsiniz dedim. Çok sevindi ve Allah’ıma bin şükür, ben de çalındığını zannetmiştim dedi. Bu durum daha başkalarının da başına gelmiş olacak ki bu yıl alarm sirenleriyle hiç rahatsız edilmedik. Sahilde böyle durumlarla bir daha karşılaşmamamız için gerekli düzenlemeler belediye tarafından yapılmalıdır. Bu yapılırsa dışarıdan gelenler darıltılmazlar. Yerleşik olnlar da rahatsız edilmezler.

Özcan Nevres     ozcan.nevresqgmail.com

CHP de Kurultaya Doğru

CHP de Kurultaya Doğru
CHP de Cumhurbaşkanı seçiminde uğranılan hezimetin ardından genel başkanın istifasını isteyenleri susturmak için hemen kurultayı toplama kararı alındı. En cahil insana dahi hezimetin nedeni sorulacak olsa alınacak yanıt seçmenin tanımadığı bir adayı gösterdiklerinden diyecektir. Başarılı bir seçim için CHP ve MHP seçmeninin desteğini alabilecek aday göstereceklerdi. Örneğin CHP de Emine Ülker Tarhan, MHP de ise Meral Akşener olabilirdi. İlk oylamada hangisi daha çok oy almış ise o partinin adayını destekleyerek ikinci turda oylamanın galibi olabilirlerdi. Bunu yapmamak çok büyük bir hata olmasına rağmen iki partinin yöneticileri faturayı kendilerine değil de seçmenlere kestiler. 
Gelelim üç gün sonra yapılacak olan kurultaya…. Kurultayda iki aday var. Birincisi Sayın Kılıçdaroğlu, ikincisi ise Sayın Muharrem İnce. CHP rahmetli Bülent Ecevit’in genel başkanlığı sona erdikten sonra hep yanlışlıklarla dolu yönetilmiştir. Politikasını fanatik dincilerden oy alabileceği tezi üzerine kurdular. Oysa çok büyük değer verdikleri fanatik dincilerin oy oranı yüzde onu bile bulmaz. Bu oylar kemikleşmiş oylardır. Her zaman dinsizlikle itham ettikleri CHP ye kesinlikle oy vermezler. Bu oyları da almamız gerekir diyenler bu yanılgılarının bedelini sosyal demokratları küstürerek ödediler. Bu kurultayda seçilecek olanlar geçmişe, Ecevit dönemine baksınlar. Ecevit oy patlamasını dincilere tavizler vererek sağlamamıştı. Sosyal demokratlığın ne olduğunu, iktidar olduğu takdirde neler yapacağını, yeni projeleri ile anlatmıştı. O hiçbir şekilde devletçiliği yok saymamış, özelleştirmelerden söz etmemişti. Hep köykentleri ve kooperatifçiliği, yani devletçiliği savunmuştu. Daha sonra özelleştirmecilerin dümen suyuna giren CHP yöneticileri özelleştirmelere destek vererek sosyal demokratları gücendirmişlerdi. Yeni seçilecek olanlar yeni CHP den söz edeceklerse kendilerine Ecevit’in yaptıklarını örnek almalıdırlar. 
Ben sosyal demokrat kavramını sahiplenen biri olarak Muharrem İnce’yi çok beğeniyordum. Ta ki mecliste türbanlı milletvekili de olmalıdır sözlerini söylediği ana kadar. Muharrem İnce seçilse bile CHP de hiçbir şeyin değişmeyeceği kanısına vardım. Kendi türbanlı kardeşini meclise sokmayı tasarladığı için mi bunu söylediğini bilemem. Öyle bir düşüncesi olabilir de, olamaz da. Türbanlı kesime şirin görünmek için de söylemiş olabilir. Bu konuda Sayın İnce’ye söylemek istediğim sizin bu söyleminizden sonra, yıllardan beri kerhen de olsa CHP ye oy vermeye devam etmiştim. Bundan böyle türbanı savunan CHP ye kerhen bile oy vermeyeceğim. Ben Atatürk Türkiye’sinde doğdum. Atatürk’e yakışan bir Türkiye’de son nefesimi vermek isterim. Eğer bir parti lideri çıkıp da biz Atatürk’ün altı oklu umdelerinin tümüne sahip çıkacağız ve o umdedekileri harfiyen uygulayacağız derse oyum o partiye anamın ak sütü gibi helal olsun. Sosyal demokratım diyen siyasetçilerin ekonomisi az gelişmiş ülkelerde ekonominin lokomotifinin devlet olduğunu bilmeleri gerekir. Eğer CHP dönemindeki gibi büyük bir kalkınma hamlesi gerçekleştirmek istiyorlarsa bu ilkeyi unutmamaları gerekir. 
Genel seçime kadar çok az bir zaman kalmış olsa da CHP nin siyaset okulları açıp partiye gönül vermiş olanları eğitmesi gerekir. Konuştuğu, partisinin ilkelerini anlattığı her konuşmasında, konuşmasını tamamladığında lütfettiniz, beni dinlediniz. Şimdi siz konuşun biz dinleyelim. Aklınızda olan her şeyi sorabilirsiniz diyebilmeli. Çağrılı olduğum CHP de konuşmacı Sayın Rıdvan Budak idi. Salon tarım işi yapanlar tarafından tıklım tıklım doldurulmuştu. Onların sorunları tarımda yaşadıkları olumsuzluklardı. Oysa Rıdvan Budak işçi haklarından girdi. Yaklaşık iki saat hep işçi haklarından söz etti ve söylevini işçi haklarıyla noktaladı. Böyle bir durumdan sonra hadi bakalım. O çiftçilerden oy iste. Adama demezler mi sana savunduğun işçiler oy versin. Siyaset hata yapmayı kaldırmaz. Bu nedenle Halkçı Parti ilçe başkanı iken Menemen’e gelen milletvekili adaylarına önce konuşma yapacakları yer hakkında yeterli bilgi verirdim. Gideceğimiz köylerde kesinlikle işçi haklarından söz etmeyeceksiniz. Pamukçuluktan, hayvancılıktan, ve bağcılıktan başka söz etmeyeceksiniz. Dağ köylerinde ise ormandan ve hayvancılıktan başka hiçbir konuya değinmeyeceksiniz derdim. Verdiğim bu taktikler sayesinde Halkçı Parti en çok oy alan parti olmuştu. Menemen’de Halkçı Parti 9989 oy ile birinci, ANAP 6500 oy ile ikinci, MDP ise 3500 oy ile üçüncü olmuştu. 
Özcan Nevres ozcan.nevres.@gmail.com

BİR ANI

Bir Anı
İzmir Karşıyaka’da ESHOT sokağında açtığım dükkânımın karşısındaki dairede oturan Astsubay Burhan Bey ile her gece Bostanlı’ya kadar yürür, birkaç çay içtikten sonra geri dönerdik. Bu sayede her gece en az beş kilometre yol yürürdük. Yine bir gece Bostanlı’ya gittiğimizde Menemenli bir arkadaşın davet ettiği masaya oturmuştuk. O sırada İzmirli sürücülerin korkulu rüyası Motorcu lakaplı trafik polisi de geldi. Onu tanıyan arkadaşımız onu da masamıza davet etti. Sohbet koyulaştığında Galip Bey size neden motorcu diyorlar diye sordum. Ben Türkiye genelinde kuyuda motor gösterisi yapabilen iki kişiden biriyim. Gösteriye yüzüne bayrak örtüp devam eden tek kişiyim. O yüzden bana Motorcu Galip derler dedi. Bir soru daha dedim. Sizin için onun önünden uçan bir kuş bile kaçamaz diyorlar. Söyledikleri doğru mu? Evet, doğru dedi. Peki, sizden kaçıp kurtulmayı başaran kimse olmadı mı? Evet oldu. O da motor sıkletli biriydi dedi. İşte o kaçan biri bendim deyince, şimdi de ben sorayım, o gün nereye saklanıp da benden kurtuldun dedi?
Çınarlı Araç Muayene İstasyonunda motor sıkletimin tescil işlerini ve fenni muayenesini yaptırdıktan sonra ruhsatımı, plakamı ve diğer evrakları aldıktan sonra gömleğimin içine yerleştirip Menemen’e gitmek üzere yola çıktım. Tantanları geçip Naldöken’de ilerlerken aynadan sizin geldiğinizi gördüm. Motor sıkletimin plakasız olduğunu görmeniz için hız kestim. Motor sıkletimin plakasız olduğunu gördüğünüzde hızlanıp önümü kesmeye niyetlendiniz. Ben de hızımı arttırdım. Sizin kullandığınız motor sıklet o günün en iyi motor sıkleti olduğu halde benim çift silindirli motor sıkletim kadar hızlı değildi. Hızla Karşıyaka’ya saptım. Aradaki mesafeyi fazla açmamaya dikkat ederek Bostanlı’ya doğru ilerledim. Oradan Şemikler’e giden caddeye girdim. Az sonra bir ara sokağa saptım. Adım, adım bir kovalama başlamıştı. Tekrar caddeye çıktım. Hemzemin geçit kapalıysa ne yaparım diye düşünürken geçidin açık olduğunu gördüm. Hızla yoluma devam ettim. Çanakkale yolunu da hızla geçip çok sert bir dönüş yaparak eski Menemen yoluna saptım ve yüz metre kadar gittikten sonra durdum. Siz Bergama yolunu benim kadar hızlı geçemediğiniz için benim eski Menemen yoluna saptığımı göremediniz. Hızla Örnekköy yoluna girdiniz. Beni göremeyince geri dönersiniz diye bekledim ama dönmediniz. Dönseydiniz Harmandalı yoluna sapıp artık patikaya dönüşmüş olan eski Menemen yoluna girecektim. Orada iyi bir gösteri yaparak gözden kaybolacaktım. Siz nasıl ki kaçanın kim olduğunu merak ettiyseniz ben de Örnekköy yolundan nereye kadar gittiğinizi merak ediyordum.
Ben seni her ne olursa olsun yakalama kararındaydım. O yüzden çok büyük bir hızla Örnekköy’ü geçtim. O yolun devamı sanatoryuma gider ve orada son bulur. Her ne kadar Karagöl’e kadar yola benzer bir yol olsa da o yolda motor sıklet kullanılamaz. Tek umudum seni orada kıstırmaktı. Sanatoryuma vardığımda orada bulunanlara buradan bir motor sıkletli geçti mi diye sorduğumda hayır dediler. Emin misiniz diye sorduğumda evet eminiz dediler. O günden bu yana o kovalamaca hep aklıma takılır durur. Bu adam nereye kayboldu diye. Nerden bilirdim o hızla eski Menemen yoluna saptığınızı? Halen motor sıkletiniz var mı diye sorduğunda var ama tek silindirli olduğundan o günkü gibi bir oyuna girmem olası değil dedim. Daha sonra Menemen Bölge Trafiğine amir olan Baş komiser Galip Eren Bey ile iyi bir dostluğumuz olmuştu.
Babam yanıma geldiğinde çok öfkeliydi. Bölge trafiği traktörümüze ve römorkumuza el koydu. Bölge trafiğinin bahçesine koydular. Ehliyetim olmadığı için de bana vermiyorlar dedi. Römorka sinyalizasyon yaptıramadan alamazsın dediler. Tamam dedim, hallederiz. Bölge trafiğine gittim. Galip Beyin odasına girdim. Tokalaştıktan sonra bu defa çay iç.meye değil, iş yapmaya geldim dedim. Hayrola ne işi dedi? Babamın traktörünü römorkuyla birlikte kapatmışsınız dediğimde o traktör sizin mi diye sordu? Evet bizim deyince peki sana traktörü verdiğimde sinyalizasyonunu yaptıracak mısınız diye sordu? Evet dedim. Doğruca oto elektrikçisi Hüseyin Ustaya götürüp bırakacağım. Traktörün de römorkun da tüm eksiklikleri tamamlanınca alacağız. Babam ile pazarlığım böyle. Tamam, al git. Sana güveniyorum dedi. Cezası ne ise onu ödeyeyim dediğimde ceza yok. Bizim amacımız ceza yazmak değil araçları trafiğe uygun hale getirilmesini sağlamak dedi.
Yine bir gün trafik amirliğine gittim. Galip Beye sizden bir ricam olacak. Babam her gün sabah yedide Karadayı’nın fabrikasının karşısından amele alıyor. Gözleri iyi görmediğinden kaza yapabilir. Bir sürü insanın canının yanmaması için onun traktör kullanmasını önlememiz gerekiyor. Dün asfalt yola öyle bir çıkış yaptı ki kamyon sürücüsünün refleksi zayıf olsaydı o kamyonun altında parçalanacaktı. Siz her sabah bir ekip gönderip babama ceza yazdırırsanız traktör kullanmaktan vazgeçirtebiliriz dedim. Tamam dedi ve dediğimi uyguladılar. Her sabah ceza yazmalarına rağmen babam traktör kullanmaktan vazgeçmedi. Yine amirliğe gittim. Babam traktör kullanmaktan vazgeçmeyecek. Cezalar yüzünden kahrından ölecek. Bu yüzden ceza işine son verelim dedim. Ödemeden kısa bir süre daha traktör kullanmaya devam etti. Sağlığı iyice kötüleştiğinde benden buraya kadar deyip taraktörü bize bıraktı. Ne yazık ki kısa bir zaman sonra yaşamını yitirdi.
Özcan nevres

Şu İşe Bakın

Şu İşe Bakın
Çatı aday Ekmelettin Bey, seçim gezilerinde gideceği yere Marmaray ile gidince açmış ağzını yummuş gözünü, öve bildiği kadar övmüş Marmaray ile marmaray’ın yapımını başaranları yere göğe sığdıramamış. Belli ki, Sayın Ekmeleddin Bey bu güne kadar Marmaray için söylenenleri duymamış, yazılanları okumamış. Kaldı ki Ekmeleddin Bey iktidarın değil, muhalefetin adayıdır. Eğer amacı kazanmaksa rakibi olan iktidar adayını eleştirir. Övmez. Anladığım kadarı ile Ekmelettin Bey hayatı boyunca siyasete hiç buluşmamış. Bu nedenle iktidarı öven sözlerini acemiliğine bağlamak gerekir. Bunun için de özellikle CHP nin Sayın Ekmeleddin beye kılavuzluk yapması, daha doğrusu siyaset konusunda eğitmesi gerekir. Rakip olduğu adayları nasıl ve hangi sözlerle yıpratması gerektiğini öğretmelidirler.
Bin dokuz yüz seksen üç yılındaki genel seçimde tek oy alamaz dedikleri Halkçı Partinin Menemen ilçe başkanıydım. Seçim propagandaları başladığında konuşmacı olarak gelen milletvekili adaylarına gittiğimiz yerlerde benim size yazılı olarak vereceğim konuların dışına kesinlikle çıkmamalısınız derdim. Diksiyonu iyi olmayanlara, etkili konuşma yapamayacakları için hiçbir konuya girmeyin. Benim konuşmamı desteklediğinizi söyleyerek kendinizi tanıtın. Su-oru ve yanıtlama kısmını bana bırakın derdim. Bu şekilde yapmış olduğumuz çalışma sonucunda MDP 3500 oy, ANAP 6500 oy, Halkçı Parti ise 9989 oy alarak iki partinin toplam oyu kadar oy almayı başarmıştık.
Bu gün yine Ekmeleddin Beyin konuşmalarını izliyorum. Yine Marmaray’a ve yapılmasını sağlayanlara övgüler düzmüş. Bu da yetmedi ki, bir de hükümetin açılım çalışmalarına destek vereceğini açıklıyor. Yine kendimden bir örnek vereceğim. Halkçı Partinin il ve ilçe yöneticilerini oluşturanlar içinde geçmişte parti yöneticiliği yapmış, parti yöneticiliği deneyimi olan yalnızca iki kişiydik. Ben ve kendisini rahmetle andığım Turan Altıok. İlk defa il merkezine gittiğimde sehpaların üzerinde arı amblemli kül tablalarını gördüğümde hem şaşırmış, hem de kızmıştım. Zira arı ANAP ın amblemiydi. Yani Halkçı Parti il merkezinde açıkça ANAP ın reklamı yapılıyordu. Bu kül tablalarını buraya neden koydunuz diye sorduğumda yöneticilerden biri arı bizim firmanın reklamı olduğu için dedi. Siz firmanızın reklamını başka yerde yapın. Bu kül tablalarını buradan kaldırın dedim. Yanlış yaptıklarını fark ettikleri için hemen kaldırdılar.
Eşimle önce oy vermemeye karar vermiştik. Sonra da bunun karşıt olduğumuz AKP adayına yarayacağı düşüncesiyle tüm olumsuzluklara rağmen oyumuzu Ekmeleddin beye vermeye karar verdik. Bu son konuşmaları nedeniyle kendimizi sorguladığımızda AKP adayı ile iki büyük, beş de küçük partilerin destekleme karı aldıkları adayın arasında ne fark var diye karar verdik? Ne ben, ne eşim ve ne de çocuklarım ülkemizin bölünmesine neden olacak açılım denilen saçmalığı kabullenecek seçmenlerden olamayız. Seçim gününe kadar sabırla bekleyeceğiz. Gerekirse CHP Genel Başkanlığına da oy konusundaki kararımızı bildireceğiz. Eğer Ekmeleddin Beyin konuşmaları ülke yararına değişecek olursa işte o zaman Ekmeleddin Beye oy vermeyi düşünürüz. Aksi halde önümüze konulan kırk satır mı? Kırk katır mı seçeneklerinin ikisini de kabul etmeyeceğiz. Sandığa gidersek de, oy pusulasının zarfına Emine Ülker Tarhan yazılı kağıdımızı koyup oyumuzu kullanmış olacağız.
Özcan Nevres

TARIMDA SORUNLAR

Tarımda Sorunlar.
1984 ten itibaren üç yıl Datça’da yaşamıştım. O arada bana Datça’da Halkçı Partiyi kurma görevi verilmişti. Bu yüzden kısa zamanda iyi bir çevre edinmiştim. Bir gün kahvehanede arkadaşlarla okey oynarken vali geldi dediler. Oyunu bozmadık. Oyuna devam ettik. O sırada valinin şoförü içeri girdi. Çevresine bakınırken beni gördü. Başıma gelen küçük bir kazada ağır bir ceza almam için yalancı şahitlik yapmaya hazır biriydi. Beş imam mevlitten dönüyorlardı. Kazayı görünce durdular. Beşi de arka koltuğa yerleşip kadını eşini ve çocuğunu ön tarafa aldılar. Adam kusur bizde. Çocuk annesinin elinden kopup koşarken motor sıklete çarptı. Bu nedenle şikayetçi olamayız dedikleri halde ısrarla o komünisttir. Mutlaka şikayetçi olun iyi bir ceza alsın demişler ve aileyi şikayet etmeye ikna etmişler. Şikayetçi oldular ama dava ademi takipsizlikle sonuçlandı. Bu yüzden valinin makam şoförü tanıdığım bir kişiydi. Buyur ettim gelip yanımdaki sandalyeye oturdu. O sırada daha serin olduğu için kahvehanenin karşısındaki duvarın gölgesinde oturmuştu. Vali kendisini dinlemeye gelenlere soruyor. benden istediğiniz bir şey var mı? Dinleyiciler sağlığınız paşam diyorlar. Vali ısrarla soruyor ama yanıt hep aynı. Arkadaşlar oyunu bırakalım. Vali ile ben konuşayım dedim. Dışarı çıktım. Sayın valimiz hoş geldiniz. Deminden beri soruyorsunuz bir isteğiniz var mı diye? Herkes sağlığınıza duacı. Ne yazık ki hiç biri dertlerinden, gereksinimlerinden söz etmiyor. Öncelikle şunu belirteyim. Tüm dünyadaki insanları dev bir elekten eleseniz bu kadar tembel insanı bir araya getiremezsiniz. Peki bu insanlar doğuştan mı böyle? Yoksa onları yaşadıkları ortamın şartları mı getirdi onları bu duruma? Körlerle sağırlar, birbirini ağırlar örneğinde olduğu gibi bu adamlar sahip oldukları arazilerde tarım yapsalar kime satacaklar? Burada yetiştirecekleri ürünün alıcısı ancak İstanbul olur. Orası buraya hem çok uzak hem de buranın doğru dürüst bir yolu yok. Kaldı ki bir büyük sorun da bu ovada yaz aylarında yapılacak olan tarım için yeterli su da yok. Su sorununu çözmek için dere yataklarına bentler yapılıp yer altı sularının beslenmesinin sağlanması gerekir. Bentler yapıldı. Herkes üretime başladı. Bol bol ürettiler. Peki kime satacaklar. Bunun tek bir çözümü var. O da İsrail’in yaptığı gibi buralarda üretilenlerin frigofirik gemilere yüklenilip ihraç edilmesi. Bu sağlanıldığında iklimi nedeniyle Datça Avrupa’nın sera ürünleri deposu olur. Diyeceksiniz ki bu insanlar ne ile geçiniyorlar? Doğa buraya çok önemli iki nimet vermiş. Birincisi payam, ikincisi ise harnup. Vali onlar ne diye sorduğunda badem ve keçiboynuzu dedim. Bu insanlar çağla mevsiminde çağla ayıklaması yaparlar. Zira çağladan iyi para kazanmaktadırlar. Ağaç üzerindeki yük azaltıldığından üreticiye dünyanın en kaliteli bademini verir. İkicisi ise hiçbir işe yaramayan, olabildiğince işlemesi zor ve verimsiz alanlarda yetişir. İnsanı hayrete düşürecek kadar bol ürün verir. Halkın deyimiyle verdiği ürün çaput gibidir. Olgunlaştıklarında lütfedip ağaçların altına giderler. Dökülenleri çuvallara doldururlar. Hem de yemeklik olanları ayırma zahmetine katlanmadan tüccara satarlar. Vali sen ne iş yapıyorsun dediğinde elektrik ve elektronik teknisyeniyim. Biraz da gazeteciyim demiştim. Aslında bu söyleşimiz çok daha fazla sürmüştü ama okuyanları sıkmamak için kısalttım. Vali beni Muğla’ya davet etmişti ama uzun bir aradan sonra gittiğimde valinin tayini başka bir ile çıkmıştı.
Yazımda Datça’da yaşadığım bir olayı anlattım. Aslında bu sorunlar ülkemizin her yanında var. Bergama’dan Kınık’a giderken gözüm bomboş ovaya takıldı. Koca ovada ekili bir karış alan yoktu. Oysa görebildiğim kadarıyla oldukça verimli bir ovaydı. Zonguldak’da gelinimizin köyüne gitmiştik. Bölük pörçük ovacıklar var. Adeta seracılık için ağlıyorlardı. Su deseniz adım başı gürül gürül akan maslaklar var. Buna rağmen tek bir sera bile yoktu. Ülkemizde bu tip ovalardan binlercesi var. Bu ovalar ve ovacıklar gerektiği gibi işlenecek olsa, ithal eden değil, ihraç eden bir ülke oluruz.
Özcan Nevres

Ey Atatürkün CHP si

Ey Atatürk’ün CHP si
Ey Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu CHP nereye gidiyorsun? CHP nin altı okundan kırmadığın kaldı mı? Geçmişte özelleştirmeye alkış tutan CHP ülkenin ne duruma geldiğini acaba görebilmekte midir? Bu gün ülkemizde işsizliğin tavan yapmış olmasının nedeni bu özelleştirmeler değil midir? Hani o özelleştirilen dev tesisler çok daha iyi işletilecek ve ekonomiye daha büyük katkıda bulunacaktı? O dev tesislerden hangisi vaat edildiği şekilde çalıştırıldı? Ne hikmetse TORKU dan başkasının hiç sesi çıkmıyor. Tümü betonlaşmaya kurban mı edildi? CHP bu olumsuzluklarda benim payım yok diyebilir mi? O yok edilen dev tesislerde istisnasız özelleştirmeye evet diyenler suçludurlar. Türkiye’nin aynı tesisleri tekrar kurabilmesi için yeniden bir Mustafa Kemal Atatürk gerekir. Nasıl ki Selimiye camisini yıksalar yerine yine mimar Sinan gerekirse, o dev tesislerin tekrar kurulması için mutlaka bir Mustafa Kemal Atatürk gerekir. Özelleştirmelerle artan dışa bağımlılık her alanda korkunç yüzünü göstermektedir. Ülkemizde yalnızca o dev tesisler katledilmemiştir. Birlikte tarım da katledilmiştir. Sıcak para ile ayakta zorlukla duran ekonomi sıcak para kaçışı başladığında ekonominin sonunun ne olacağını düşünmek bile istemiyorum.
Ey CHP!!! Bu ülkenin başına ne geldiyse Atatürk’e düşmanlıktan, onun ilkelerine uymamaktan geldi. Hep kolaya kaçtınız. Halka inip halkla kaynaşmak gerekirken oturduğunuz yerden komisyonlar kurarak işi idare etmeye çalıştınız. Halk halen CHP yi Atatürk düşmanı yobazların tanıttığı gibi tanıyor. Bunun farkında mısınız? Ne yazık ki farkında değilsiniz. Farkında olsaydınız halkla bütünleşmenin ne kadar gerekli olduğunu anlardınız ve gereğini yapardınız.
Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimi için öyle bir aday gösterdiniz ki mutlaka Atatürk’ün kemikleri sızlamıştır. Gösterdiğiniz aday şu anda benim bile kemiklerimi sızlatıyor, içimi karartıyor.
Sayın CHP yöneticileri siz Kasım Gülek’i tanıdınız mı? Ya da tanıma gereği duydunuz mu? Hani şu CHP nin otuz dört milletvekiliyle hezimete uğradıktan sonra göreve getirilen Kasım Gülek’in nasıl oldu da CHP yi dört yılda neredeyse iktidara taşıdığını öğrenmeye çalıştınız mı? O Kasım Gülek ki ülkemizin en zenginlerinden biriydi. O partisi uğruna modern Evliya Çelebiliğe soyunmuş biri idi. Mahalle, mahalle, köy, köy, mezra, mezra dolaşmış, temas kurduğu fakir vatandaşların sofralarına oturmuş, o fakir insanlarla soğan ekmek yemişti. Kasım Gülek küçük bir kusuru yüzünden azledilmemiş olsaydı o CHP yi mutlaka iktidar yapacaktı. Bülent Ecevit’in yaptığı gibi. Ecevit CHP yi iktidara taşırken din istismarcılığı mı yaptı? Yoksa halk ile bütünleşerek mi? Ecevit din bezirgânları ile asla iş birliği yapmadı. O halkına inandı ve halkın duymak istediklerini söyledi. O nedenle Atatürkçüler Ecevit’in askerleri olmuştuk.
Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminde önümüze iki seçenek koyacaklar. Ya kırk katır mı? Ya da kırk satır mı diyecekler? Ben hiç birini kabl etmeyeceğim. Sandığa gittiğimde Atatürkçü olduğuna inandığım değerli bir insanın adını yazıp sandığa atacağım. Hem de oyumun iptal edileceğini bile bile. Hani derler ya yağmurlu havada sana su bile yok. Benimki de o hesap. Atatürkçü olmayana oy yok.
Özcan Nevres www.ozcannevres.com

EKONOMİDE TARIMIN ÖNEMİ

Ekonomide Tarımın Önemi
Televizyonda konusu zeytincilik olan bir program izledim. Zeytincilikte dünya ikincisi ola bilirmişiz ama halen altıncı sıradaymışız. Zeytincilikte bırakınız ikinciliği, açık ara ile birinci olmamız gerekir. Zira ülkemizde zeytinciliğe elverişli o kadar çok arazi var ki. Üstelik zeytin ağacı yetiştirmek eskisi gibi zor değil. Eskiden delice zeytinler sökülür, dikilecek alanda dikilir ve ardından aşıları yapılırdı. Ağaçların ekonomik ömrüne ulaşması yirmi beş yıl sürerdi. Ege’deki Rumlar zeytinlik yetiştirecekleri alana zeytin fidanlarından önce delice asma fidanları dikerlerdi. Daha sonra aralarına zeytin fidanlarını dikerlerdi. Zeytin fidanlarının yanına çatlak bir testi veya küp gömüp su doldururlardı. Fidanların yaşama sağlam tutunmaları için üç yıl gerekmektedir. Üç yaşını doldurduktan sonra derine giden kökleri sayesinde su derdinden kurtulmuş olurlardı. Deli asmaların fidanları kuraklıktan etkilenmezdi. Bu nedenle fidanların yanına çatlak veya delik testi veya küp gömülmezdi. Dikilen delice asmalarına bir yıl sonra kalem aşısı yapılır ve üç yıl sonra düşük oranda üzüm hasadı yapılmaya başlanırdı. Üzüm vermeye başlayan asmalarda en yüksek verimlilik beşinci yıldan sonra başlar. Asmanın verimliliği yirmi beş yaşına gelinceye kadar sürer. Zeytinlik yetiştirenler üzüm asmaları sayesinde yokluk, yoksulluk çekmezlerdi.
Artık devirle birlikte fidan dikme anlayışı ve tekniği de değişti. zeytin ve asma yetiştirmek de çok kolaylaştı. Zirai ilaç satan firmalarda köklendirici ilaçlar satılmaktadır. Bu ilaçlar kullanılmasa da olur ama dikilen fidanın kısa zamanda kök salıp büyümesi için kullanılması daha doğru olur. Zeytin ağacı yetiştirmek için artık ne delicelere ne de aşılamalara gerek yoktur. Aynı asma çubuklarında olduğu gibi zeytin dalını toprağa sokmak yeterli oluyor. Zeytin fidanı asma fidanına göre çok daha nazlı olduğu için köklendirici kullanmakta yarar vardır. Zeytin fidanında ve asma fidanında çekirdekten yetiştirilenlerde olduğu gibi yozlaşma olmaz.
Zeytin ağacı ne tür arazilere dikilmelidir? Zeytin ağaçları denizden otuz beş kilometre uzağa kadar olan verimsiz alanlarda yetiştirilmesi gerekir. Dağlık yerlerde beş yüz metre yüksekliğe kadar dikilebilir. Beş yüz metreden daha yüksek olan yerlerde en ideal olan elma yetiştirmektir. Zeytin ağacı neden verimsiz arazilerde yetiştirilmelidir? Verimli arazilerde yetiştirilen zeytin ağaçlarının meyvesinden yedi kilodan bir kilo yağ elde edilir. Üstelik o yağın asidi yüksek olur ve kıraç yerlerdeki gibi lezzetli olmaz. Yağı da meyvesi de. Verimsiz arazilerde yetiştirilen zeytin ağaçlarının meyvesinden iki buçuk üç kilodan bir kilo yağ elde edilir. Yağı da meyvesi de çok lezzetli olur. Bu nedenle zeytin ağaçları kıraç, tarıma elverişli olmayan arazilerde yetiştirilmelidir.
İnternet’teki sayfama yöneltilen sorulardan biri de benim nar ağacım neden meyve yapmıyor? Nar ağaçları mısırlar gibi birbirine dayanarak döllenme yaparlar. Ağaç tek ise meyve yapsa da çok az yapar. Bir başka soru da çatlamayan nar var mı? Ne çatlayan, ne de çatlamayan diye nar cinsi yoktur. Nar iki nedenle çatlar. Birincisi çok sudan. İkincisi ise susuzluktan çatlar. Bahçenizdeki ağaçlarınız sulanıyorsa onların diplerini kesinlikle çapalamayınız. Zira ağacınıza en yararlı kökler suyun etkili olduğu yerlerdir. Çapalarsanız besleyici kökleri keserek ağacın zayıf düşmesine neden olursunuz. Dibindeki otlar kan yaşı ve ayrık otu ise çapalamadan temizleyin. Bunların dışındaki otlara dokunmayın. Ağacınızı suladığınızda otlar suyun fazlasını emerler. Gölgesiyle de yerin tavını koruyarak ağacın düzenli olarak su almasını sağlarlar.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Doğa Katliamı Devam Ederken

Doğa Katliamı devam ederken
Kuraklık yüzünden barajlarda su seviyeleri hızla düşerken AKP hükümeti doğa katliamına fütursuzca devam ediyor. Uzmanlar Yeşilköy hava alanında yapılacak eklemelerle yeterli olacağını söylemelerine rağmen Karadeniz yakınında yapılacak olan uluslar arası hava limanı için çalışmalar devam ediyor. Bu çalışmalarda elli gölün suları kanallarla Karadeniz’e boşaltılması için iş makineleri harıl, harıl çalışıyorlar. Değerli okuyucularım İstanbul’un içme suyu kaynaklarında atmış günlük su rezervi kaldığı halde yer altı sularını beslemekte olan göller kurutularak doğanın doğal kaynaklarına darbe üstüne darbe vuruluyor.
Üçüncü boğaz köprüsü bağlantıları için üç milyon ağaç kesilerek İstanbul doğasına en ağır darbe indirilmişti. Göllerin kurutulmasıyla İstanbul doğasına darbe üstüne darbe vuruluyor. İstanbul’u yönetenler kesilen ağaçların yerine kestiğimizden daha çok ağaç diktik diyorlar. Ağaç dedikleri küçücük fidanlardan ibarettir. Dikilen ağaç fidanları su kenarına dikilmiş söğüt fidanları değil ki üç dört yılda kocaman ağaç olsunlar. Ağaç olabilmeleri için en az yirmi otuz yıl gerekmektedir. Ormanlar doğanın akciğerleridir. Kirlenen havayı ormanlar yani ağaçlar temizler. Karbon dioksiti alır geriye oksijen verirler. Tüm canlıların yaşamlarını sürdüre bilmeleri için temiz havaya gereksinimleri vardır. Bunun için de ağaçların kesilip yok edilmesi değil, çoğaltılması gerekir. Bütün dünyayı endişeye düşürecek çok önemli bir gelişme vardı. Dünyanın akciğerleri sayılan Amazon ormanları yok ediliyordu. Gelişmiş ülkeler Amazon ormanlarının yok edilmemesi için girişimlerde bulundular. Aldıkları sonuca göre Amazon ormanları şimdilik kurtarıldı. Şimdilik diyorum. Zira ileride ne olacağını kestirmemiz olası değil. Bunun için ülkemizin ormanları hızla çoğaltılması gerekir.
Doğa kendisine zarar verenlerden intikamını almaya başladı. Ormanların yok edilmesi, sanayicilerin havayı kirletmeleri v e çevre kirliliği yüzünden uzun süren kuraklıktan sonra bazı yerlere şimdiye kadar çok ender görülmüş yağışlar olmaktadır. Kimi yerler yağmura hasret iken kimi yerlerde sel felaketleri yaşanıyor. Gazeteciliğe başladığım bin dokuz yüz elli sekizden beri sürekli tarım ve yeşil bir doğa için suyun ne kadar önemli olduğunu yazmayı sürdürdüm. Parmak kalınlığında akan bir suyun çevresinde nasıl bir yeşil alan oluştuğunu hepimiz bilmese de çoğumuz bilir. Kuraklıktan yakınanlar, ileride en büyük tehlikenin su savaşları olacağını söyleyenler yağan yağmurların erozyona neden olarak hızla denizlere doğru akışlarını yalnızca seyretmektedirler. O denizlere akan suların önü setlerle kesilecek olsa hem yer altı sularını beslemesi sağlanır. Hem de etrafında yem yeşil bir doğanın oluşmasını sağlar. Arazi sulanmasında da kullanıla bilir. Ne kadar çok bent yapılırsa o kadar çok yeşil alanlar oluşur. Dikilen ağaç fidanları kısa zamanda büyüyerek ormana dönüşürler. Unutmamak gerekir. Yağmur ormanın anasıdır. Orman varsa yağmur yağar. Üstelik bentlerin arkasında oluşan göletler ormanlarda yangın çıkmaması için çok büyük yarar sağlarlar.
Yazıma Ankara radyosundan istek üzerine defalarca yayınlanmış olan bir şiirimle son veriyorum. Uyan Be Mehmet/ Hava bulutlanmıştı iyiden iyiye/ Yağmur umut umuttu gönüllerde/ tarlalar sulanacak/ sarı öküzler ve atlar dehlenecekti tarlalara/ kara sabanlarla işlenecekti/ Kımkır taşlı topaçlı tarlalar. Toprak burcu burcu kokacaktı. Oysa yağmur yağmadı/ Bükük bükük oldu boyunlar. Ayşe ile Memedin düğünü olacaktı/ bu yılki hasatta. Ayşe’nin gelinliği askıda kaldı/ Memedin elbisesini güveler yedi dolapta/ Umutlar çok uzaklarda/ Yağmurun himmetine kaldı/ Sen köylü Memet sen köyün yavuz delikanlısı/ Ne duruyorsun/Al kazmanı eline/ Vur şu kürlüğün dibine/ Beş kulaç on kulaç in derine/ Toprağın altında da su var/ Yağmur senin neyine/ Ayşe’ni yeter beklettiğin/ Gir şu dünya evine.
Özcan Nevres

Yağmurlu Bir Günde

Yağmurlu Bir günde
Günlerdir yalnızca insanları değil, tüm bitkileri de etkileyen yaza yakışmayan bir hava var. Gezdiğim yerlerde ağaçlara bakıyorum. Hiç birinde meyve yok. Bahçemdeki kiraz ağacından bu yıl bol bol kiraz yiyeceğiz diye düşünmüştük ama olmadı. Yirmi beş otuz kadarını biz yedik. Bir o kadarını da kargalar yediler. Vişne ağacında da geçen yıl verdiği meyvenin onda biri bile yok. Arka bahçedeki iki nar ağacında henüz görünen çiçek yok. Ön bahçedekilerde ise alt dallarında bir hayli çiçek var ama üst dallarda nedense hiç çiçek görünmüyor. Ahu dudularda da durum aynı. Eğer Türkiye genelinde meyve ağaçlarının durumu Silivri’deki gibi ise, bu yıl doğru dürüst meyve yiyemeyeceğiz. Çocuğu istedi diye meyveleri yarımşar kilo almak zorunda olanların durumları içler acısı. Oysa çocukların doya, doya meyve yemeleri gerekir. Her zaman tüketim ürünlerinin fiyatını arz ve talep durumu etkiler. Bu yüzden bu yıl yaşanmakta olan kıtlık yüzünden almamız gereken her şey fiyatlarıyla el yakacaklarından satın almak için uzanamayacağız.
Bilindiği gibi bölgemizde buğday hasat zamanı haziran ayında başlar. Oysa günlerden beri yağmakta olan düzensiz yağışlar yüzünden kelle bağlamış ekinler iyice yatmış durumdalar. Yağışlar önümüzdeki günlerde yağmaya devam ederse o yatan ekinler tarlada kalır. Hasat edilebilenler ise ancak hayvan yemi olabilir. Olabilir diyorum ama çürümeye yüz tutmuş olan buğdayları ve sapları belki hayvanlar da yemezler.
Buğday ihraç eden bir ülkeydik. Ne yazık ki yıllardan beri buğday ithal eden ülke haline düşürüldük. Önümüzdeki aylarda yaşanacak olması kaçınılmaz olan kıtlığa yağmurun neden olduğunu düşünmemek gerekir. Kıtlık ekin alanlarının çokluğuna rağmen akaryakıt, gübre ve zirai ilaçların çok pahalı olması nedeniyle ekim alanları çok daralmıştır. Bu yüzden buğday rekoltesi her yıl biraz daha düşüş göstermektedir. Geçtiğimiz yıl ülkemizde bir ilk gerçekleşti. Tarım ülkesi Türkiye saman ithal etti. Gülmek mi gerekir? Yoksa ağlamak mı bilemiyorum?
www.ozcannevres.com başlıklı sayfama googleden gelen bilgilere göre halen üzüm fidanı nasıl dikilir diye soranlar var. Sordukları fidanın adı üzüm fidanı değil, asma fidanıdır. Yalnız asma fidanı değil, tüm fidanlar eğer dikmesini biliyorsanız ve fidanlarınız köklü ve toprak dolu torbalarda ise her mevsimde dikile bilir. Önce fidanın dikileceği çukur geniş bir şekilde açılır. Toplu iğne girecek kadar çok küçük bir delik açılmış bir yağ tenekesi veya iyi yıkanmış peynir tenekesinin deliği fidana denk gelecek şekilde yerleştirilir. Sonra da fidanın naylon torbası içindeki toprak dağıtılmadan kesilerek açılır ve fidan, açılan çukura yerleştirilir. Çukur toprakla doldurularak iyice çiğnendikten sonra bol su dökülür ve fidana can verecek olan teneke su ile doldurulur. Yağmur yağdığında teneke suyla dolsun diye minik kanallar açılır. Bu dikilen fidanın tutmaması olası değildir. Mutlaka tutacaktır. Fidan dikimindeki bu tekniği ilk olarak Ege bölgesine yerleşmiş olan Rumlar uygulamışlardı. O yıllarda dikilen deliceye aşılanmış olan zeytin fidanları yirmi beş yılda gelişmesini tamamlar ve yetiştirene kazanç sağlayacak duruma ulaşırlardı. Bir çiftçi için yirmi beş yıl yeterli hasatı beklemesi olanaksızdır. Rumlar bu sorunu çok iyi çözmüşlerdi. Asma çubukları ile zeytin fidanlarını birlikte dikerlerdi. Asma fidanları üçüncü yılda meyve vermeye başlar ve beşinci yıl en yüksek verime ulaşır. Asmaların ekonomik ömrü yirmi beş yıldır. Zeytin ağaçlarında verimlilik ise yirmi beş yılda başlar. Bu sayede yetiştirici yokluk yaşamadan uzun ömürlü zeytin ağaçlarını yetiştirmiş olur.
Sulama olanaklarından yoksun olan yerlerde veya diktikleri fidanları yaz aylarında sulayamayacak olanlar, fidanlarının kurumaması, kuraklıktan etkilenmemesi için mutlaka fidanın yanına bir teneke gömmelidirler. Teneke su ile doldurulmalıdır. Dikilen fidanın üç yıl su desteğine gereksinimi vardır. Dördüncü yıl kökleri nemli derinlere ulaşmışa olur. Fidanın yanına gömülen teneke zamanla çürümeye başlar ve çiftçilerimizin kara boya dedikleri demir okside dönüşür. Bu da fidan için çok olumlu sonuçlar verir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Günaydın Sayın Bakan

Günaydın Bakan Bey
Sayın Bakan demek siz Soma katliamında ölen işçilerin ailelerine o kadar çok yardım ettiniz ki iki gün gömlek dahi değiştiremediniz. Ne büyük bir olay değil mi? Bu sözü söylerken o alelacele toprağa verdirdiğiniz masum insanlarımız, sözde iş kazası, aslında ihmal kurbanları olan şehitlerimiz bundan böyle hiç gömlek değiştire bilecekler mi? Yoksa sonsuza dek o çukurlarda kefensiz olarak yatacaklar mı? Kimine göre yedi yüz yirmi ve belki de daha fazla, size göre ise üç yüz bir şehit sizin bakanlığınızın ihmali, denetimsizliği yüzünden şehit olmadılar mı? Oysa zamanında bu tesis ve benzeri tesisler gerektiği şekilde denetlenmiş olsaydı ve denetim sonuçlarına göre gerekenler yapılmış olsaydı bu kara günü yaşamayacaktık. Gelişmiş ülkelerde yaşanmadığı gibi. Örneğin Almanya’da bin dokuz yüz yılından beri ölümlü tek bir maden kazası olmamış. Hem de ülkemizden çok daha fazla maden ocaklarına sahip olmalarına rağmen.
Nasıl bir maden ocağıydı bu? Denetimsiz ve sorumsuzluğun hakim olduğu bir işletme. Bu kadar büyük bir tesisin yedek jeneratörleri, yedek ve kolay taşınır oksijen makineleri olması gerekmez miydi? Her galerinin bir havalandırma bacası vardır. Bu bacalardan içerideki kirli havayı dışarı çekecek ve içeriye oksijen pompalayacak olan aletlerin hortumları galerilere indirilerek kapana kısılmış gibi çaresiz kalmış olan işçilerin kurtarılıncaya kadar yaşamaları sağlana bilirdi. AKUT başkanı Nasuh Mahruti’nin dediği gibi ne yazık ki böyle bir durumda işçilerin hayatta kalmalarını sağlayacak hiçbir önlem alınmamış.
CHP nin konu hakkında vermiş olduğu gen soru önergesinin görüşmelerini kısa bir süre izleye bildim. Bakanların kendilerini savunurlarken sergiledikleri pişkin davranışları yüzünden güzelim likit televizyonumu parçalaya bilirdim. O konuşmalar o denli beni sinirlendirmişti. Çok pelesenk edilmiş ve kalıplaşmış bir söylem var. Başka ülkelerde böyle bir şey olduğunda ilgili bakanla birlikte başbakan bile makamında bir dakika durmaz ve hemen istifa ederlerdi. Ne yazık ki bizde istifa diye bir kavram yok. Aslında var da uygulayan, uyan yok. Meclisteki konuşmaları dinlerken eyvah dedim. Bu işin faturası her zamanki gibi çalışanlara kesilecek.
Bu madende işçiler köle gibi çalıştırılmışlar. Primlerle insanlığa yakışmayacak bir şekilde adeta zorlanarak çalıştırmışlar. Çalışanlar hayat pahalılığı, geçim zorluğu yüzünden bu zorluklara katlanmışlar. İşçiler ağız birliği etmiş gibi bu madende çalışmaktan başka hiçbir umarımız yok diyorlar. O bölgeyi çok iyi bilirim. Özellikle Soma’da çok kaliteli tütün yetiştirilirdi. İthal tütün ürünleriyle Türk tütüncülüğünü bitirdiler. Akaryakıta yapılan zamlar yüzünden Kırkağaç’ta kavunculuğu bitirdiler. Nakliye giderleri o denli yüksek ki, kavun üreticileri ürettikleri kavunları ne İstanbul’a ve ne de Ankara’ya gönderemiyorlar. Ancak yol boyuna kurdukları tezgâhlarda sata bildikleri kadarını sata biliyorlar. Kalanını ise inekler bile yemiyor. Akaryakıta yapılan insafsız zamlar yüzünden tarım katledilmiştir. Bu yüzden çok büyük hayati risk taşımasına rağmen uzak ellerden bile çaresiz kalmış insanlar Soma’ya gidip çalışmayı göze alabiliyorlar. Oysa tarımı ve hayvancılığı yeteri kadar destekleselerdi, tarımı ve hayvancılığı para kazanan bir sektör haline getire bilmiş olsalardı işte o zaman madenciler madenlerini insan gücüyle değil, makine gücüyle çıkarırlardı, işletirlerdi.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Soma Faciası

Soma Faciası
Henüz 201 insanımızın hayatını kaybettiği bu faciada hayatını kaybedenlerin sayısı artmaya devam ediyor. Böyle bir facianın yaşandığı ülkede ulusal yas ilan edilmesi gerekmez mi? Bu yaşanan faciaya rağmen yayın akışını değiştirmeyip vur patlasın çal oynasın programlarını yayınlamaya devam eden tüm kanalları kınıyor ve lanetliyorum. Yazıklar olsun demekten başka elden gelen başka bir şeyimiz yok. Bu elim olayda yaşamını yitirenlere Allah’tan rahmet, akrabalarına, dostlarına ve sevenlerine sabır diliyorum.
Bir maden işletmesi düşünün. Yerin iki yüz metre altından tam iki bin metre tünel açarak kömür çıkarıyorlar. İşte böyle bir işletmenin olası bir elektrik kesintisi için bir jeneratörü bile yok. En azından o işletmede asansörü ve havalandırma motorlarını çalıştıra bilecek güçte bir veya birkaç jeneratör olması gerekmez miydi? Eğer bu tünelin havalandırma bacalarına bir kirli havayı dışarı atacak, bir de içeriye oksijen pompalamaya yarayacak boru konulsaydı. Tek bir ölüm bile olmazdı.
Peki, trafo patlaması neden olur? Elbette ki aşırı yüklenmeden patlar. Trafo fazla yüklendiğinde aşırı ısınır. Buna havanın çok nemli olması eklenince trafoda patlama kaçınılmaz oluyor. Bu patlayan trafo patlamadan öne kim bilir kaç kez patlama işareti vermiştir ama belli ki aldırış eden olmamış. Daha ufak çaplı ilk patlama olduğunda trafo üzerinden geçen elektrik gücüne uygun bir trafo ile değiştirilmeliydi ama ne yazık ki bu yapılmadı.
Geç de olsa beklenen oldu. Hükümet tüm ülkede yas ilan etti ve bayraklar yarıya indirildi. Oğlum Bülent Nevres’in görevli olduğu Amerika’dan gönderdiği iki mesaj. Oldukça düşündürücü.
Hadi bakalım bunu da paralel yapıya bağlayın bakalım, Takvim’in başlığını şimdiden görebiliyorum: “Paralel yapı sabote etti!” . HUUUUUUUUUUUUUUU alooooooo Malezya başbakanıyla bilmem neyiyle fotoğraf çektireceğinize gidin Kore başbakanından onur şeref haysiyet nedir öğrenin!!! Ve ikinci mesajı
Los Angeles’ta Cuma günü yanlış hatırlamıyorsam bir polis trafik kazasında hayatını kaybetti, Cumartesi gününden beri buradayım bayraklar hala yarıda ve binlerce insan son yolculuğuna uğurladı. Bizim ülkemizde 200’ün üzerinde insan hayatını kaybetti hem de “HİÇ” uğruna… EDEP YAHU EDEP!!!
Amerika’da trafik kazasına kurban giden bir trafik polisine yürekten alkışlanacak bir kararla yas ilan ediliyor. Bizde bu elim felakete rağmen adeta bir lütuf gibi yas ilan ediliyor. Olay sonrası bir çok televizyon kanalı o facia yaşanmamış gibi normal yayınlarını sürdürüyorlardı. Oyun havalarıyla, şarkılarla, türkülerle adeta bu elim olay kutlanıyordu. Sabahın beşinde televizyonun alt köşesindeki yazıyı yattığım yerden göremediğin için kalkıp televizyonun yanına gittim ve o korkunç rakamı okuduğumda adeta kanım dondu. Yazıda ölü sayısı iki yüz yirmi bir rakamı vardı. Soma’dan yapılan canlı yayını izlerken anladım ki şehit sayısı çok daha artacaktı. Nitekim öyle oldu. Görünen o ki şehit sayısı altı yüzü aşacak. Ölenlerin ailelerine, akrabalarına, yakınlarına ve Türk milletine baş sağlığı dilerim. Bir daha böyle bir facianın yaşanmaması dileğiyle.
Özcan Nevres

Silivri Gündemindeki Dev Ekranlar

Silivri Gündemindeki Dev Ekranlar
Dilimizde uygun olmayan bir iş yapıldığında dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı derler. Tam da İstanbul büyük şehir belediyesinin üç beş kuruşluk çıkar beklentisiyle küçücük meydanlara koydurduğu dev ekranlar için cuk oturmuş bir söz. Peki, bu şehrin görüntüsünü kirleten dev ekranların getirisi ne olacak? İSPARK’ın ki gibi mi Olacak? Gerçi İspark’ın zarar ediyor olması akıl alacak bir durum değil ama her ne hikmetse zarar ediyormuş. Oysa malzeme girdisi olmayan hiçbir yatırımın zarar etmemesi gerekir. Yıllar önce Menemen’e bağlı olan Tuzla işletmesine CHP yöneticileri olarak gitmiştik. Tesisin müdürü bizimle çok ilgilenmişti. Bakınız demişti. Burada tuz havuzları var. Savakları açıp havuzları dolduruyoruz. Dolumdan sonra savakları kapatıp suyun buharlaşmasını bekliyoruz. Su buharlaştıktan sonra kepçelerle tuzu alıp görmüş olduğunuz tuz harmanları oluşturuyoruz. Şimdi size bir soru? Bu tesis zarar eder mi? Hepimiz donup kalmıştık. Akla ve mantığa göre zarar etmesi olası değildi. Ağız birliği ile hayır edemez dedik. Müdür, maalesef masrafsız üretim yapan bu tesis siyasetçiler yüzünden zarar ediyor. Zira bu tesiste çalıştırmakta olduğumuz işçi sayısı gerekenden en az on misli fazla. Bu yüzden tesis her yıl zarar ediyor demişti. O tesisi örnek alırsak İspark’ın neden zarar ettiğini kolayca anlarız.
Atalarımızın çok geçerli olan bir sözü vardır. Çatal kazık toprağa batmaz diye. Büyükşehir belediyelerinin beceriksizlikleri her zaman ilçe belediyelerinin üzerine yıkılır. Bir de buna halkın bilinçsizliğini eklersek yönetimdeki çatal kazığı çok iyi anlarız. İstanbul’da su ve kanalizasyon işleri ile meydanlar ve ana caddeler Büyükşehir belediyesinin sorumluluğundadır ama bunu halka anlatamazsınız. Silivri’nin tadını kaçıran Boğluca deresi için de bu kural geçerlidir. Derenin kirlenmemesi için dereye akan kanalizasyonların sularının arıtma tesisine gönderilip arıtılması gerekir ama arıtma tesisi yok ki nasıl arıtılsın? Büyükşehir belediyesi gurur duyduğu afişler astırmış en göze batan yerler. Diyor ki; İstanbul’un atık sularının yüzde doksan sekizini arıttık. Peki, kalan o yüzde iki Silivri’nin atık suları mı? Hani bu dere temizlenecek ve pırıl, pırıl sularında gondollarla gezilecekti? Atalarımızın böyle konular için söylemiş oldukları çok güzel bir söz vardır. Ayranı yok içmeye, tahtırevan ile gider şey etmeye. Her işimiz bitti. Sıra geldi gondollar ile gezmeye. Oysa Boğluca deresi için yapılacak o kadar çok iş var ki. Bunların bir an önce çözümlenmesi gerekir. Derenin iki kenarı üzerinde halen yıkılamamış binalar var. Derenin karşısına geçilmesi için yapılan köprüyü kullanmak zorunda kalan sürücüler, özellikle minibüs sürücüleri köprü bağlantısı olan sokağın darlığı yüzünden çok sıkıntı çekmektedirler. Boğluca deresi üzerindeki trafiğin rahatlaması için ikinci bir köprüye gereksinim vardır. Kentin iki yakası arasındaki ulaşımın rahatlatılması için bu ikinci köprüye çok acil olarak gereksinim vardır. Henüz yaz trafiği başlamamış olduğu halde köprü giriş ve çıkışlarında çok sıkıntı yaşanmaktadır. Yaz trafiği başladığında bu sıkıntı katlanarak artacaktır.
Boğluca deresindeki ağır ve dayanılmaz kokunun giderilmesi için dere yatağının mutlaka temizlenmesi gerekir. Zira hava tam olarak ısınmadığı halde koku dayanılamayacak kadar nefes aldırmayacak bir durumda. Hele derenin üzerindeki köprüden geçmek zorunda olanlar astım hastası iseler vay onların haline.
Mailce grubundan aldığım bir mailde Eskişehir’in tanıtım videosu var. Videoyu defalarca imrenerek izledim. Ta Demokrat Parti döneminden kalma bir hikâyecik var. Erzurum’da milletvekili adayı coşmuş, Erzurum’a neler yapacağını anlatıyor. Öyle coşmuş ki denizi olmayan Erzurum’a liman yapacağını söylüyor. Biri iyi ama Erzurum’da deniz yok ki dediğinde aday Erzurum’a deniz de getireceğiz diyor. Eskişehir’in videosunu izlerken aklıma bu hikâyecik geldi. Eskişehir’de de deniz yok ama dünyaya örnek olmuş başarılı belediyesi Porsuk çayı üzerine denizi aratmayan tesisler kurmuş. Gondollar değil, gemicikler yüzüyor. Darısı Silivri’nin başına demekten başka elden ne gelir?
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Tekrar Merhaba

Tekrar Merhaba
Artık köşe yazıları yazmayacağım demiştim ama, öyle durumlarla karşılaşıyorum ki bana hadi gel de yazma dedirtiyor. Torunum Can Nevres’i okuldan aldım. Evimize gidiyoruz. Eski festival alanının karşısındaki üst yolda arabamızın içini iğrenç bir koku doldurdu. Torunum dede ne pis kokuyor burası dediğinde bu koku buranın kokusu değil. Arabasına at koşan hayvanın birinin atının dışkısının kokusu dedim. Atın arkasına bir çuval ya da çul germediği için haliyle atın dışkısı yere dökülüyor. O iğrenç koku o atın dışkısından geliyor dedim. Çok gezen bir insanım. Gezdiğim gördüğüm yerlerin hepsinde arabalara koşulan atların tümünün arkalarına gerilmiş bir sentetik çul ya da çuval vardır. At dışkıladığında dışkısı o çulun üzerine dökülür. Atın sürücüsü uygun gördüğü bir yerde veya ahırında o çulda toplanmış olan dışkıları boşaltır. Bu otuz kilometre uzağımızdaki Büyükçekmece’de de aynıdır. Nedense Silivri belediyesi bu iğrenç kokan dışkı olayını hiç önemsemez. Boğluca deresinin iğrenç kokusunu önemsemediği gibi.
Sayın Hüseyin Turan’ın belediye başkanı olduğu dönemde Boğluca deresi nasıl temizlenir diye köşemde yazmıştım. Yazımda Boğluca deresinin denize döküldüğü yere bir kapak yapılmalı, gerektiğinde bu kapak kapatılarak derenin denizle bağlantısı kesilmelidir. Derenin içindeki su içindeki kötü kokuya neden olan bakterilerin ölmesi için kırk metre derine şarj edilir. Bakteriler bir buçuk atmosferlik basınçta ölürler. Kırk metre derinliğe şarj edildiğinde iki atmosfer basınç olur. Bu basınç bakterilere yaşamaları için hiç şans tanımaz. Boğluca deresindeki iğrenç koku daha yaz sıcakları bastırmadan ola bildiğince ağır kokmaya başladı. Sahilde gezenlere nefes aldırmıyor. Dere ağzına kapak yapmak belki fazla zaman alabilir ve masraflı olabilir. Bu nedenle geçmişte yapıldığı gibi kum torbaları ile derenin önü kapatılır ve içindeki su boşaltıldıktan sonra koku yapan unsurlar temizlenir. Silivrililer de, Silivri’ye gezmeye gelenler de rahat nefes alırlar.
Tüm yerleşim birimlerinde halkın ucuz, kaliteli ve sağlıklı sebze ve meyve alabilmeleri için pazarlar kurulur. Bu pazarlarda yalnız sebze ve meyve satılmaz. Giyim eşyaları da satılır. Pazar kurulan yerlerden belediye yer kirası alır. Bu nedenle pazarın tüm sorumluluğu belediyelere aittir. Belediyenin görevi yalnızca tartı aletlerinin kontrolünü yapmak olmamalıdır. Pazar esnafının sattıkları ürünler de denetlenmelidir. Pazar esnafına denetleme olmadığı için halkı çürük sebze ve meyvelerle kazıklayan birçok esnaf var. Eğer denetim yapılacak olursa müşterilerine çürük mal satanların sattıklarına el konulup çöpe dökülür ve satana da hak ettiği ceza yazılacak olursa hiçbir Pazar esnafı müşterisine bozuk mal satma cesaretini gösteremez. Tezgâhının ön tarafına sattığı malın en iyisini sıralayan esnaf arka tarafta gözlerden kaçırdığı çürük ve albenisi olmayan meyveleri ve domatesleri müşterilerine vermektedirler. Günü geçmiş yenmeyecek duruma gelmiş olan çilekler tezgâha dökülür. Üstüne taze ve albenisi olan çilekler dökülür. Müşteri üstte gördüğü taze ve kaliteli çileklere aldanarak çilek satın alır. Oysa esnaf şaşulayı dipten daldırarak kese kâğıdına doldurup müşterisine verir. Müşteri nasıl kazıklandığını ancak evine geldiğinde anlar. Belediye sık sık yaptıracağı kontrollerle bu olumsuzlukların önüne mutlaka geçmelidir. Pazar müşterilerinin aldatılmasına izin vermemelidir.
Özcan Nevres ozcan.nevres@gmail.com

Lozan Antlaşması

Lozan Anlaşması
Televizyon kanallarının birinde adını anımsayamadığım birisi Lozan antlaşmasına verip veriştiriyordu. Gerekçesi de İngiliz delegasyonu toplantıya dokuz çuval belge ile gelmişler. Türk delegasyonu ise cebinden çıkardığı bir kâğıt parçasını göstererek bu kadarcık bir kâğıtla gelmişlerdi diyor ve ekliyor. Bu şartlarda hezimet kaçınılmazdı diye. Murat Bardakçının ise bu kişiyle dalga geçer bir hali vardı. Fatih Altaylı ise adam anlattıkça keyiften on altı köşe oluyordu. Dördüncü katılımcı Oktay Sinanoğlu şanına yakıştıramadığım bir takım hezeyanlar içindeydi. Lozan anlaşmasına ve Kurtuluş savaşımıza katılmış gibi konuşuyordu. Oysa Sinanoğlu ile aynı yaştayız. Kurtuluş savaşına ait bilgileri ancak benim gibi tarih kitaplarından okuyarak öğrenmiş olabilirdi ama ne yazık ki okuduklarından bir şey anlayamamış. Oysa dünyaca tanınan bir bilim adamı olarak Lozan antlaşmasına hangi şartlar ve hangi durumda katıldığımızı çok iyi bilmesi gerekirdi. Evet, Türkiye Kurtuluş savaşının galibiydi ama yeni bir savaşı başlatmaya yetecek gücü var mıydı?
İsmet İnönü Lozan antlaşmasında baş müzakereci idi. Antlaşmaya katılan Türk delegasyonunun başkanı idi. Müzakereleri Türkiye Büyük Millet Meclisinden aldığı talimatlarla sürdürüyordu. Antlaşma çalışmaları sık, sık esintilere uğruyordu. Yunanistan’ı Türkiye ile savaşa kışkırtan ülkeler yeni Türk cumhuriyetinden çok şeyler istiyorlardı ama Türkiye delegasyonunun restlerine boyun eğmek zorunda kalıyorlardı. Türkiye’nin verdiği tavizlerle yetinmek zorunda kalıyorlardı. Musul, Kerkük ve Hatay Misakı milli hudutları dışında kalmıştı ama kesinleşmemişti. Konu ileride yeniden ele alınacaktı. Bu nedenle İsmet İnönü’yü korkaklıkla ve vatan hainliğiyle suçlamak abes ile iştigal değilse nedir?
İsmet İnönü’yü Türkiye’yi İkinci dünya savaşına sokmadığı için korkaklıkla itham edip bunu siyasi istismar konusu yapan kuş beyinliler var. Bunlar kuş beyinli oldukları için, o savaşa katılmış olsaydık başımıza neler geleceğini düşünemezler. İkinci dünya savaşında teknoloji devi Almanya’nın karşısında hiçbir ülke tutunamıyordu. Buna rağmen İsmet İnönü hükümeti Almanya’ya bir nota vermişti. Türkiye’nin hudutlarına kırk kilometreden fazla yaklaşırsanız bunu savaş ilanı kabul ederiz demişti. Buna rağmen Türkiye varını yoğunu Trakya bölgesinde koruganlar inşa etmeye dökmüştü. O yıllarda henüz çimento fabrikalarımız yoktu. O koruganların tümü ithal çimentoyla inşa edilmişti. Üstelik Alman ordusunun güçlü silahları karşısında ordumuzda o silahlara karşılık verebilecek silahlarımız da yoktu. Bu nedenle İsmet İnönü’nün siyasi dehası sayesinde ülkemizi o yıkıcı savaşın dışında tutulması başarılmıştı.
İtalya Ege’de sahibi olduğu on iki adayı terk ederken Türkiye’yi savaş batağına sürükleyecek bir öneride bulunmuştu. Biz adaları terk ediyoruz. Siz allın demişlerdi. Karşılığı ne bir karış toprak isteriz, ne de bir karış toprak veririz olmuştu. İkinci dünya savaşı bittiğinde savaşın galipleri savaşta çok ağır yaralar almış olan Yunanistan’a on iki ada lütuf olarak verilmişti. Su yoksunu bu adalar Yunan ekonomisi için ağır bir yıkım olmasına rağmen ne hikmetse bir türlü gözleri doymuyor. Kötü giden ekonomisini halkın gözünden kaçırmak için kayalıklardan ibaret adacıklar için dahi savaş çığlıkları atıyorlar. Kayalıklar hiçbir işe yaramasa da altı millik kara sularına sahip olacağından, bu sayede Ege denizi Yunanistan’ın iç denizi haline gelecektir. Türk deniz taşıtları Yunanistan’ın izni olmadan Ege denizinden geçemeyecektir.
Türkiye’nin kara suları içinde kalan Meis adası var. Sahilimize iki buçuk mil mesafededir. Bu adada yaşayan halkın tüm gereksinimleri Yunanistan tarafından karşılanmaktadır. Adada yaşayanlar adayı terk etmesinler diye dolgun maaş alıyorlar. İçme suları ve kullanma suları Yunanistan ana karasından alınıp tankerlerle adaya getiriliyor. Kıbrıs savaşından önce Kaş ile Meis arasında çok iyi komşuluk ilişkileri vardı. Kıbrıs savaşında geliş gidişler yasaklandığı için Meisliler taze suya ve sebzeye hasret kalmışlardı. Son zamanlarda eski günlere dönülmüş olduğu söyleniyor. Küçük bir köy olduğu halde ilçe statüsünde olan Meis’in halkına Türkiye’ye mi bağlanmak istersiniz? Yoksa Yunanistan ile bağlarınızı sürdürmek mi diye sorsalar eminim ki Türkiye’ ye diyeceklerdir.
Özcan Nevres

Ey Kuş Beyinliler!!!

Kuş Beyinlilere
Ey kuş beyinliler!!! Siz Kurtuluş Savaşı Destanının nasıl yazıldığını biliyor musunuz? Bilseniz de bunu kabullenemezsiniz. Din bezirgânlığınız uğruna bilmezden gelirsiniz. Ve bu uğurdu en iğrenç ve inanılması güç iftiralara sarılırsınız. En son yediğiniz halt ise Kurtuluş Savaşımızın iki numaralı adamına vatan hainliğini yapıştırmaya çalışmanız oldu. İsmet İnönü Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı girişimine başlamadan önce birçok işgalcinin boyunduruğu altına girmektense İngiltere’nin mandası olmayı savunmuştu. Zira o günler henüz albaydı. Peşine ordular takamazdı. Bu nedenle çaresizlik içindeydi. Daha sonra kurtuluş savaşı fikri oluşmaya başladı ve bir avuç vatan sever kahraman gizli toplantılara başladılar. Üsküdar’da bir evde yapılan toplantıda en önemli konu Mustafa Kemal’i nasıl ve ne yapıp Anadolu’ya göndermekti. Tartışma uzun sürer. Bir türlü bir karara varamazlar. O günlerde Askeri Erkan Dairesi Başkanı olan İsmet Bey (İNÖNÜ) masaya yumruğunu vurur ve tarihe mal olmuş olan şu sözleri söyler. Yollar çok mıntıkalar çok. Ne düşündüğünü soranlara yanıt vermez. Zira o söyleme dostuna, dostun söyler dostuna kuralını çok iyi bilmektedir.
İsmet Bey, padişaha sunulacak olan atamalara Mustafa Kemal’in Üçüncü Orduya tayin kararnamesini de koyar. Padişah bu kararnameyi fark etmediğinden imzalar. Kısa bir süre sonra durum anlaşıldığından padişah İngilizlerden yardım ister. İngiliz savaş gemileri Karadeniz’e açılır ve tarihi bir hata yaparlar. Mustafa Kemal’in bindiği gemiyi açıklarda ararlar. Oysa gemi kaptanı zorda kalındığında Mustafa Kemal’i karaya çıkaracak filikayı hazır tutmaktadır. Bu nedenle mümkün olduğunca rotasını kıyıya yöneltmiştir. Samsun’a ayak bastıklarında İngiliz savaş gemileri limana yaklaşır ve Samsun’u top ateşine tutar. Samsunlular Mustafa Kemal’i karşılamaya hazırdılar. Savaş dışı kalmış olan bir topun bakımını yapmışlar, iş görür duruma getirip orman içine gizlemişlerdi. İngiliz gemilerinin top atışlarına bu top ile karşılık verilince gemiler geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Mustafa Kemal’in tarihi yolculuğu Samsundan başlar.
İsmet Beyin oyunu açığa çıkınca başkanlık görevine son verilip pasif bir göreve atanır. İsmet Bey geceleri Anadolu’ya silah kaçırma işlerini organize ederken, bu defa daha pasif göreve atanır. Mareşal Fevzi Çakmak İsmet Beyi uyarır. İsmet kaç yoksa seni halledecekler der. İsmet Bey yanındaki iki korumasıyla sırtındaki asker kaputuyla yaya olarak çıktığı yolculuğa geceleri devam eder. Gündüzleri ise saklanırlar. İzmit’e vardıklarında bir eve konuk olurlar. Evde iki konuk daha vardır. İki konuk şüpheli davranışlarla gitmek istemelerinden kuşkulanan İsmet Bey adamlarına o iki kişiyi halletmeleri işaretini verir. Böylece o kişilerin kendilerini ihbar etmelerini önlemiş olurlar. Geceleri yapılan yaya yolculuk Eskişehir’e kadar devam eder. Kendilerini Ankara’ya getirecek olan trene binerler. Mustafa Kemal İsmet Beyi Ankara garında törenle karşılar.
Savaş hazırlıkları başlarken Erkânı Harbiye Reisliği (Genel Kurmay Başkanlığı) Mareşal Fevzi Çakmak’a önerilir. Fevzi Paşa ben o görev için yaşlıyım. Çetelerle b ir ordu oluşturmak çok zor. Bu nedenle bu göreve Garp Cephesi Komutanı İsmet’i öneririm der. İsmet Bey, Garp Cephesi Komutanlığı uhdesinde kalmak şartıyla generalliğe terfi ettirilerek Erkânı Harbiye Umumi Reisliğine de atanmış olur. Ey kuş beyinliler!!! İsmet İnönü vatan haini olmuş olsaydı bu görevlere atanır mıydı? Kelle koltukta dağınık çeteleri bir araya toplayıp düzenli bir ordu kurar mıydı? İsmet Bey askeri bir dehaydı. Alınması gereken kararları çok hızlı ve isabetli alırdı. Yunanlıların işgalci ordusuyla savaşırken Çerkez Etem isyanı patlak verdiğinde iki cephede savaşarak başarı kazanamayacağından bütün gücüyle Çerkez Etem’in peşine düşer. Çerkez Etem canını kurtarmak için çetesiyle birlikte Yunan ordusuna sığınmak zorunda kalır.
İsmet Bey Yunan ordusunun işgalini durdurmak için İnönü’de mevzilenir. Mevzilendiği yer dar bir vadidir. Yunan ordusu yapmaması gereken bir hata yapar ve o dar vadiden saldırıya geçer. İlk saldırıda Yunan ordusu komutanınca Türk ordusu püskürtülmüştür. Kesin sonuca varmak için hızla ilerlemeye başlarlar. Vadinin yamaçlarında mevzilenmiş olan kahramanlarımız Yunan ordusunu arkadan kuşatarak ikmal yolunu keser ve Yunan ordusunu ağır bir yenilgiye uğratır. Türk Ordusunun ilk zaferini Mustafa Kemal bir telgrafla İsmet Beyin şahsında kutlar. Siz İnönü’de yalnız düşmanı değil, Türk milletinin makus kaderini de yendiniz der. Yunan ordusu toparlanma sürecinden sonra tekrar saldırıya geçer. Yine aynı hatayı yaparak İnönü vadisinde saldırıya geçer. Yunan ordusu bu hatası yüzünden yine ağır bir yenilgiye uğrar. Şimdi o kuş beyinlilere sormak gerekir. Bu savaşların kesin bir zaferle kazanılması mı vatan hainliği? İsmet paşa Kurtuluş Savaşı süresince kendisine verilen her görevi başarıyla yürütmüştür. Onu vatan hainliğiyle yaftalamaya çalışmaksa en büyük ahlaksızlıktır.
Lozan zaferine çamur atanlara, karalamaya çalışanlara yer darlığı yüzünden daha sonraki yazımda yanıt verebileceğim.
Özcan Nevres ozcan.nevres.com